T.C. KÜLTÜR VE TURİZM BAKANLIĞI Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Müze Kütüphanesi

Varlık dergisi Sayı 142 - Yıl 1939 İktibaslar Hulâbaslar Tercüme Meselesi[1]

İKTİBASLAR HULÂSALAR                

             TERCÜME MESELESİ [ 1 ]

                             Ahmed Hamdi TANPINAR

        Yüz senedenberi Avrupa medeniyetinin ve kültürünün dairesine girmiş bulunuyoruz. Avrupalıca düşünmek, Avrupalıca yaşamak, Avrupalı gibi öğrenmek ve ilim yapmak istiyoruz. Memleketimizin mukadderatına hâkim olan büyük vak’aların verdiği imkânlar nisbetinde müesseselerimiz Avrupalılaştı. Saatimizden, takvimimizden eğlence tarzımıza kadar bizi bir garblıdan ayıran farklar artık bir nisbet farkını geçmiyor. Bununla beraber bir noktada henüz bu işe başladığımız gün kadar olduğumuz yerdeyiz; o da millî kütübhane meselesi.

        Hâlâ gençlerimiz ilim ve felsefeyi ve edebiyat şaheserlerini Avrupalı dillerden okumak mecburiyetinde bulunuyorlar. Sarfedilen bütün gayretler, ortaya atılan fikirlere ve tek tük teşebbüslere rağmen Avrupa irfanını yapan kitablar hâlâ dilimize nakledilmiş değildir. Ve hâlâ yeni yetişen gençlerimizin karşısında bugün herhangi bir Avrupalı genci ancak ikinci ve üçüncü derecede işgal eden bir yabancı dil öğrenme meselesi, yani kendisini millî lisandan gayrı bir kaynağa bağlamak ihtiyacının doğurduğu çetrefil bir mesele vardır.

        Vakıâ dilimize şimdiye kadar bir çok eserler tercüme edildi. Fakat rasgele seçilen ve hiçbir programa tâbi olmadan yapılan bu tercümeler ihtiyacı karşılamak şöyle dursun bu işin zaruretini dahi duyuracak miktarda değildir. Bütün bir edebiyat mazisinden dilimizin haberi yoktur. Tektük birkaç roman, beş on felsefe kitabı ve birkaç elemanter bilgi eseri. İşte bir asra yaklaşan bir müddet zarfında dilimizin kazançları.

        Ayni hata ve ihmali dedelerimiz İslâm medeniyeti içinde yaptılar. Acem ve Arab kültürünü bir devre içinde ve geniş bir hamle ile dilimize nakledecekleri yerde ferd sıfatile teker teker bu kültürlere gitmeği tercih ettiler. Medrese tahsinli bir nevi lisan tahsili şekline soktular. Bugün türkçede Arab ve Acem şairlerinden, tarihçilerinden, mutasavıflarından hakkile tercüme edilmiş elli cild bulamayız. Altı asır içinde elli cild. Netice şu oldu: Osmanlı münevveri Arab ve Acem kültürüne sonuna kadar bağlı kaldı ve, bu dillerin lûgatini istediğimiz gibi tasarruf etmemize rağmen bu kültürü halk tabakasına sindiremedik. Bir cemiyet için en lüzumlu şey olan tecanüsü kaybettik.

        Ayni şey Tanzimattanberi devam ediyor. Hakikî münevverlerimizle dilimizin zenginliği arasındaki [1]fark hakikaten manalıdır. Vakıâ Avrupa irfanile besleniyoruz, fakat teker teker,. Tıpkı bir komşu bahçesinden sarkmış bir meyvayı yer gibi besleniyoruz. Ağacın kendisi dışarıda kalıyor. Bu tarzda bir doyma da ihtiyacı tatmin edebilir, fakat geleceği temin etmez. İçimizde müstakil bir kültür sahibi olmanın emniyet ve huzuru yok. Bugün okur yazarlarımızı ingilizce, almanca, fransızca bilir diye ayırmak mümkündür. Ve bu tarzda tefrikin manası bazan çok fazlalaşıyor. Bunların dışında kalan geniş bir okur yazar zümresi ise memlekette mevcud kitab azlığı yüzünden fikir meselelerile istedikleri gibi alâkadar olamıyorlar. Kendilerini yetiştiremiyorlar ve çok defa körleniyorlar. Lise tahsilinin gayesi münevver adam yetiştirmektir. Bir lise mezunu fikir hayatına doğmuş bir adamdır. Fakat istediği zaman herhangi bir bilgi şubesinde istediği kitabı okumak imkânından mahrum olan bir lise mezunu tasavvur ediniz. Bu gencin bilgisi ve kültür seviyesi birkaç sene içinde mesleğinin iptidaî ve elzem unsurlarına inhisar edecektir.

        Ayni zarar yüksek tahsil gençlerimiz için de variddir. Hiçbir memlekette Üniversite genci ecnebi dili Öğrenmek için bu kadar zaman ve emek sarfetmeğe mecbur değildir. Lise veya orta tahsilin başlattığı şeye elinden geldiği kadar devam eder, ilerletir. Bir fransız genci İngilizce veya Almancayı o lisandaki kitapları okumak ve o kitabların içindekileri öğrenmek için değil, o lisanın zenginliklerini tatmak veya mesleğine aid o lisandaki neşriyata ve o memleketteki faaliyete günü gününe vâkıf olmak için öğrenir. Bizde ise mekteb kitabının veya notun öğreteceği şeylerden gayrısını öğrenmek için ecnebi dili bilmek zarureti vardır. Büyük bir lisana kendimizi bağlıyamazsak mektebde öğrendiğimizle kalırız.

        Bir kültür seviyesini yapanlar büyük sanatkârlar, âlimler ve filozoflardan ziyade onlarla asıl kütle ve hayat arasında mutavassıt rolü oynıyanlardır. Çünkü nazariyeyi, bilgiyi, dehanın hamlesini hayata bunlar nakleder, hayatı bunlar zenginleştirir. İşte bu mutavassıt sınıfı beslemek ancak geniş bir tercüme faliyetile kabildir. Kayserideki öğretmenin, Sivastaki adliye mamurunun, Mersindeki ziraat mütehassısının sadece bir meslek veya talihin kendisine çizdiği rolde kalmaması, etrafında bir fikir muhiti yapabilmesi, ancak onun en kolay surette ve her istediği zaman fikir dünyasile münasebet temin edebilmesile kabildir.

        Dilimizin fakir kalmasının başlıca sebebi tercümenin yokluğudur. Bil dil küçülüp darlaşabilir. Nitekim son zamanlarda türkçe öyle olmuştur. Bunu genişletmek Avrupalı bir dil seviyesine çıkarmak ancak Avrupalı kültürü ona boşaltmakla kabildir. Edebiyatımızdaki kan zâfı yeni yetişenlerimizin ana dilinde lâyıkile beslenmemelerinden değil midir? Hiçbir terbiye ve tahsil ilk çağların mütaleaları kadar bize tesir etmez. En velûd okuma devri on beşle yirmi arasında olan devirdir, çünkü o zaman okunan şeyler sadece zihnî bir ihtiyacı tatmin etmezler, bütün şahsiyeti beslerler. Muhayyilemizin, hislerimizin, tefekkür kabiliyetimizin dereceleri bu ilk okumalara bağlanır. On beşle yirmi arasındaki gençlerimize bu tercüme noksanlığı yüzünden faydalı olacak kitab memlekette azdır. Birkaç ikinci derecede Fransız romancısının eserile, bir iki yerli hikâye ile, beş on vodville genç bir neslin bediî terbiyesi yapılamaz. Hattâ ihmal dahi edilmiş olmaz, sadece bozulur.

        Dilimizin haricindeki güzellikler ve nimetler gözümüzün dışındaki ufuklar gibidir, vakıâ ferdî mesaî ile onları elde etmemiz mümkündür, fakat buna hayat her zaman imkân vermez. Tercüme edilmiş kitab dile, binaenaleyh memlekete kazanılmış bir zenginliktir. Aksi takdirde daima kültür hayatımızda veresiye olarak yaşamış olacağız.

        Fakat tercüme meselesi sadece bir iyi niyet meselesi değildir. Para ve program meselesidir, binaenaleyh memleketimiz için devlet meselesidir. Eğer bir Türk irfanı yaratmak istiyorsak bu işe bir devlet program ile ve memleketin bütün imkânlarını seferber ederek girmemiz lâzımdır. Bu gayreti sarfetmezsek başka milletlerin âdeta farkında olmadan bir nabız intizamile ve kendiliğinden yaptıkları şeyler bizim için daima geleceği tehdid eden müşkül ve mudil meseleler halinde kalacaktır.



[1] 25 Mayıs tarihli Cumhuriyet gazetesinden.