T.C. KÜLTÜR VE TURİZM BAKANLIĞI Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Müze Kütüphanesi

Varlık Dergisi Sayı 319 - Yıl 1947 Ahmet Hamdi Tanpınar’la Konuştum

Ahmet Hamdi Tanpınar’la Konuştum

                                                 Şahap SITKI

        BEN. — Sizinle şiire dair konuşmak isterdim. Ama konuşmaya bir sohbet çeşnisi vermek, bu dağınık sorular için­de güç, hattâ, mümkün değil. İyisi mi siz konuşun — sizi, şiire dair konuşur­ken dinlemek bir zevk, hattâ bir ihti­yaçtır — ben de bir yandan yazayım.

        Şiirin toplumdaki yerine kısa da ol­sa, işaret eder misiniz?

        O. — Suallerinizin şekli, beni olduk­ça müşkül vaziyete soktu. Şüphesiz ki güne ait hakikatleri ben de sizinle be­raber kabul ediyorum. Fakat yaşadığı­mız devirde, yâni bu zalim ütopiler dev­rinde insan işleri çok karıştı. Biz, bir - nevi gözü yılmaz riyazet adamları za­manında yaşıyoruz. Gavretlerini insan hayatına çevirmiş olan bu mistikler ya­vaş yavaş her şeye kendi iyi niyetleri­nin tasarruflarını getiriyorlar. Ben elimden geldiği kadar bu tasarruftan kurtularak konuşacağım. Yâni şiiri şiir, hayatı hayat, insanı mudil bir mahlûk olarak cemiyeti yekpare bir şey değil, üstüste ve tezat halinde ve hattâ lezzetleri bu tezatlarda bir donné şek­linde alarak. Şüphesiz ki güzel; insan ruhundaki saltanatını zaman zaman başka şeyler uğruna feda ediyor. İlk plândan gerilere doğru, hattâ mahcup olarak kaçıyor. Bazan de onu görmemekte ısrar ediyoruz.

        Türk şiirini ve şiir meselelerini dün­yâ şiirinden, yahut dünya sanat mese­lelerinden ayırmağa taraftar değilim. Ve mutlaka da muasırlarımla taban ta­bana zıt olmağa çalışmıyacağım. Fakat siir gibi, güzellik gibi, bizim için kapi­tal bir meselede vazıh olmağa da çalış­mak isterim. Suallerini değil de, çünkü bu şekilde sual beni güç vaziyetlerde bırakır, umumiyetle şiir üzerinde ko­nuşmayı kabul ediyorum.

        BEN. — Yeni Türk şiirinin dünya şi­iri katındaki yeri nedir? Bir kıyaslama yapabilir misiniz? Üstün ve eksik ta­rafları var mı?

        O. — Modem Türk şiiri, Yahya Ke­mal’le başlar. Yâni sokak ve ev konuş­masını nazım diline getiren ilk adamımızla. Türkçülük cereyanının met ve cezirlerinden kurtulan, Servetifünun nazeninliğinden şiiri sıyıran odur. Biz­de bu adamın rolü, Fransız lisanının dünya ölçüsünü gözönünde tutarak Valery’ninkine çok benzer. Yâni şiiri bir takım hurafelerden temizlemeğe çalış­mış ve muvaffak da olmuştur. Ben şiiri bu iki adamın zaviyesinden tanıdım. Hayat ve değerler karsısındaki duruş­ları birbirinden çok ayrı olmakla beraber, birbirine biraz da benzerler. Yal­nız bir tefekkür ananesine sahip olan Valéry, tabiatiyle büsbütün başka bir eserin sahibi oldu. Yahya Kemal, hem tesiri itibariyle, hem de eseri itibariyle şiirde kaldı, yalnız şiirde ve Türk şii­rinde kaldı. Binaenaleyh oradan itiba­ren bugünkü şiirimize bakmak isterim.

        Cemiyette şiirin yerini ancak güzel­lik vahasını insanlara temin etmekte buluyorum. Hattâ daha ileri gider. de­rim ki, şiir ve umumiyetle sanat güzeli vermek haysiyeti ve kudretiyle beşeri­ndir, yahut öyle olması lâzım gelir. Ve gene şiirin bir takım kaidelere, şahsi ve gayri şahsî (yâni sosyal bir takım nizamlara tâbi olmak şartiyle elde edi­lebilen bir şey olduğuna kaniim. Bu suretle bir mebde’ koyduktan sonra, ay­rılık zeviyelerimizi ölçebiliriz.

        Bence, şiir bir form meselesidir. Bu form Yahya Kemal’de, Valéry’de, da­ha evvel Racine’de, Baki Efendi’de ol­duğu gibi kaidelerle veya Cahit Sıtkıda, Orhan Veli’de olduğu gibi tamamiyle şahsî kaidelerle elde edilebilir. Ben hissi mizaçta yaratılmış adamım. Yâni oyunun bütün kaidelerine riayet hoşu­ma gider. Bu, öbüründen zevk almamı, hayran olmamı menetmez. Belki sadece ölçülerimizi biraz fazla sübjektif yapar, herkesin malı olan kıstasların dışında bir takım ferdî kıstasları hâ­kim kılar. Garip değil midir, bütün id­dialarında son derece sosyal olan Nâzım sanatta çok fertçi olmak istiyen her­hangi bir başka şiirin yanında bu yüzden daha fertçi kalır.. Çünkü kulak ter­biyesi içtimaî bir terbiyedir. Kaldı ki eski retorik kaidesi dediğimiz ve hattâ benim muasırlarımla konuşurken taraf­tan olmaktan mahcup olduğum şeyler, yâni şu vezin ve kafiye ve onların et­rafında ferdî olarak kendi kendimize kurduğumuz icaplar, düşüncenin tesa­düflerini zorlamakta büyük yardımcı­dırlar. Onların yardımcılığından vazgeç­mekle sanatı, zihnî mahiyetinden biraz da mahrum ederiz. Tercihlerimin nereye gittiğini anlıyorsunuz. Nazım’ın Türk şiirindeki mevkii Yahya Kemal­den sonra en dikkate değer dil makine­sini kuranlardan biri olması itibariyle şüphesiz hiç de ihmal edilmiyecek bir şeydir. Fakat benim şiirden anladığım bir taraf daha vardır: Kanadlı söz. Acaba bu harikulade dil ve bu muazzam çalışma yasadığımız atmosferde kendi başına yaşayacak bir form hediye etti mi? Ben daima Nazım’a hayran oldum. Fakat Haşim’in: «Yan yoldan ziyade yerden uzak, yarı yoldan ziyade maha yakın.» tecrübesi gibi.

        Yâni bu eseri tayin edemedim. Hattâ tasnif edemedim. Onu kendi nevinde çok güzel bir şey olarak gördüm. Bu hal bütün dünya şiirinde var. Yeni bir romantizm hazırlanıyor. Modem Fran­sız şiirini elimden geldiği kadar takibedivorum. Fakat tercihlerim yenilere de­ğil. Yanlış anlamayın, ben de asrımın çok harikulâde bir devir olduğunu bi­liyorum. Fakat asır hastalığı öyle bir şey ki herkes kendi kabiliyetlerine göre bunu tayin eder. Kabiliyetleri keli­mesini belki yanlış söyledim. Mizacına, zaıflarana, kuvvetlerine, temayüllerine, temennilerine göre. Bugün şiir bir kriz geçiriyor. Yalnız bu krizin bizdeki şek­vabilirdik de- bu hastalığa tutulmakla bizim için belki en faydalı şeklidir. Biz bu hastalığa tutulmakla -tutulma- belki ötekilerden fazla kazandık. Bugünkü genç Türk şairlerinde iki büyük hususiyet var: kanatlı sözden uzak­laşmalarına mukabil şiir dilini zengin­leştiriyorlar: Bunlardan biri halk diline daha geniş bir surette temasları, âdeta şiir dilini bu kaynakla yenileştirmeleridir. Şüphesiz bunda da ben kendile­rinden ayrılıyorum, hem çok ayrılıyo­rum. Çünkü benim için şiir dili plâstik bir şeydir. Şiirden bahsedilirken müzikalite dediğimiz şey, haddizatında bil­hassa göz ve kulağa ait bütün unsurla­rın form endişesinde kullanılması, plâs­tik bir madde gibi yuğurulması, konuşma lisanından ayrılmasıdır. Fakat bu­nu bir tarafa bırakırsak bugünkü genç şairlerimizin lügat ve ifade zenginliği­ne hayran olmamak kabil değildir. Ta Yunus Emre’den başlıyan bu ikiliği aşağı yukarı onlar ortadan kaldırıyorlar. Benim neslimden de buna çalışan­lar yok değildir. Bilhassa Kutsi, çok saf bir şiir dilini bu uğurda değiştirdi. Ni­çin yapmasın? Cahit Sıtkı’ya olan sev­gim, bunu yaparken daima söylediğim kanatlı sözü unutmamasıdır. Cahit Sıt­kı’nın büyük tarafı budur. Kutsi’den bahsetmedim, çünkü onun hakkındaki fikirlerimi hepiniz bilirsiniz. Belki bu hareketlerin çoğunu bir bakıma göre o ortaya atmıştır. Cahit’in «Otuz beş yaş» kitabı için maalesef bir şey yazama­dım. Orhan Veli’nin, Oktay’ın kitapları için yazamadığım gibi. Çok özlediğim bu fırsatı ne vakit bulacağımı bilmiyorum. Fakat Cahit’te daima şiirin hâlisi­ne tesadüf edildiğini söyliyeyim. Or­han’da da dil böyle. Hemen hemen bu işin basında geliyor. Hepsinin virtüozitesine hayranım.

        Cahit’in «Sabah duası» şüphesiz ki Türkçenin sırrını iyiden iyiye yoklamış bir adamın eseridir.                

        Görüyorsunuz ki bugünkü şiirden bahsederken bir yığın tereddüdüm ve hayranlıklarım var. Tereddüdüm var, çünkü, bu bahiste inandığım şeyler var, hayranlıklarım var, çünkü, bu inançla­rıma rağmen beni saran, bana kendile­rini kabul ettiren eserler var. Garip değil midir, polemiği doğrudan doğru­ya mevzu alan eserler müstesna, bu­gün şiirde, hemen hemen dünya için — şüphesiz kösemden ve imkânlarımla tanıdığım kadarı için söylüyorum — musikisinin yerini, yardımcı nizam ola­rak resim alıyor. Bu suretle halk ifa­desinin, türkülerin, hülâsa Dickens’in bir cümlesini kasdederek ondan bahse­derken büyük bir münekkidin dediği gibi sokağın anahtarının yanı basında bu resim unsuru giriyor. Ve onun ni­zamı raccaurcie’si, hattâ bazen de tec­ridi. Bedri Rahmi bu iki birleşme şek­lini — gene tereddütlerimi muhafaza etmek şartiyle — en güzel verenlerden biridir. Üçüncü vasıf olarak nihayet hayat askını söyliyebiliriz. Acaba dün­ya bir hastahane mi oldu ki bu kadar geniş bir hayat aşkı var? Fakat seviyorum, o özleyisi o varatma ve canlan­dırma safiyetini sevivorum.

         Böylece müşterek vasıflarını söyledikten sonra biz şairlerimizin kendi hususî dünyalarına girebiliriz. Fakat bu küçük konuşma, bu güç işi üstüne alamaz. Bir iki ismi unuttum. Bunlar­dan biri Muhip’tir. Doğrusunu isterse­niz unutmadım, sadece sakladım. Çün­kü Muhio, Cahit’ten daha fazla iki te­lâkkinin arasında bocalıyor. Muhip’in de şiir kitabı çıktığı zaman Türkçenin imkânlarından birini göreceğiz. Daha gençleri teker teker savmak isterdim. Cahit Külebi’nin:

           Ben bu şiiri yazdım atlıtalimde

               Bulunduğum şehir İstanbul’du

               Ağır ağır kar yağıyordu

               Ve atımın yelesi bulut renginde.

kıtasına bayılıyorum. Necati Cumalı’nın Orhan Veli’ye çok yakın, fakat da­ha başka, daha alfabe resimli ihtiyari safiyetleri hiç de unutulacak şeyler de­ğil. Belki şiir budur. Ohalde benim inandığım şeye daha başka bir isim bul­malı. Fakat niçin isim üzerinde duru­yoruz, diyeceksiniz. Çünkü fikirlerimin mesuliyetini idrâk etmem lâzım gelen bir yaştayım.

        BEN. — Bugün öyle sivrilmiş, dün­yaca ün kazanmış şair tanıyor musu­nuz? Bizde var mı?

        O. — Maalesef, yalnız Fransızları ta­nıyorum ve onlardan hakkiyle sevdiğim iki insan var. Birisi Öldü: Valéry. Zannediyorum ki kendisinin tabiriyle «düşünce medeniyeti seviyesi» nin bun­dan yükseğini insanlık kolay kolay id­râk etmiyecektir. Yeter ki insanlık ye­ni bir muhasebe devrine girsin, yani kıymetlerimiz üst üste kıymetli eşya ile dolmuş bir tavan arası haline gelsin ve bir zekâ, yeni bastan onu temizle­mek, defterini tutmak, ayırmak işini — dünyanın en güç işini — üzerine al­mış olsun.

        Sonra Gide. Bugünü bütün kudretiy­le yaşıyan adam.

        BEN. — Yeni Türk şiirinde pek çok yabancı tesir buluyorlar. Haklılar mı? Meselâ divan şiirimize Ara bin ve Ace­min yaptığı tesiri bugünkü şiirimize Fransız yapabiliyor mu?

        O. — Divan şiirinde Arabın tesiri az­dır. Nedense ona karşı kapalı kalmışız. İslâm medeniyeti içindeyken tabiatiyle bizden evvel teşekkül etmiş ananelerin tesiri altında kalacaktık. Nitekim Arap medeniyetine girince de bu tesir ora­dan geldi. Ümidedelim ki yakın zaman­da bir taraflı tesirden değil, mütekabil alış verişten bahsederiz.

        Hülâsa olarak ve hiçbir isim söyleme­diğimi, sadece hatırladığımı unutma­manız şartiyle şunu söyliyeyim ki bu­gün çok lezzetli, çok karışık, gelecek zaman için çok vaitli bir şiir buhranı var. Bizden sonraki neslin Cahit, Mu­hip gibi sairleri Orhan, Oktay, Melih gibi büyük ve dikkate değer tecrübe yapanları müstesna, Bedri Rahmi gibi bir sanatın nizamını bir başka sanata geçirenleri istisna etsek bile, bu buhran kıymetinden kaybetmez. Kim bilir bu belki de yarının büyük romantizmi­nin maşeri enkonsiyanını hazırlıyan bir çalışmadır. Bugünün eserlerine ge­lince onların tam bir safiyette olmama­sı, bizi onları sevmekten menetmez Bir çok tanrılar, karışık hüviyetlerine rağmen, gene tanrıdırlar ve ibadet edilirlerdi. Fakat vuzuh geldiği zaman yani Orhan «Altındağ» ını roman ola­rak yazdığı zaman daha mesut olacağım. Fakat bu benim temennimdir. Hiç bir zaman bunu ve buna benzerlerini temenni edişim, her ne şekilde olursa olsun, tesadüfün, yahut dostların gay­retinin bana bahşettiği lezzetlerle mesut olmama mâni değildir.