T.C. KÜLTÜR VE TURİZM BAKANLIĞI Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Müze Kütüphanesi

Varlık Dergisi Sayı 377 - Yıl 1951 Ahmet Hamdi Tanpınar Anlatıyor

AHMET HAMDİ TANPINAR ANLATIYOR                                                                              

        Ahmet Hamdı Tanpınar, ötedenberi bu sayfalarda çıkan konuşmalar serisindeki sualleri­mize cevabı, başyazarımıza hitap eden bir mek­tup şeklinde göndermiştir. Nefis bir sanat eseri değerinde olan bu kıymetli yazıyı okuyucuları­mıza büyük bir zevkle sunuyoruz:                                                                

        Aziz Yaşar Nabi;

        Anketine istediğim gibi cevap verebilecek miyim? Başkalarından bahsetmek sufretiyle kendimizden bahsetmeğe o kadar alışmışız ki… İstersen bunu, başkalarında kendimizi aramak, diye kabul et. Fakat doğrusunu istersen, ben bu mektubumu, kendimden bahsetmekten ziyade, bazı meselelerin üzerinde durmak için yazıyorum.

        Hayatımın hangi devrinde edebiyatçı olmıya karar verdim? Bunu pek söyleyemiyeceğim. Hattâ böyle bir karar verdiğimi de pek hatırlamıyorum. Daha iyisi şöyle düşünelim: Günün birinde kendimi edebiyattan başka bir işe yaramaz buldum. Ama, o günün tarihini benden isteme. Hususî istidatlara inananlardan değilim. Hattâ insanın biraz da şartlarının esiri veya mahsulü olduğuna kaniim. Benim şartlarım be­ni edebiyata götürdü.

Herhalde, babamın Anadolu memuriyetleri dolayısiyle bir yerde fazla oturmamamız, o za­manların uzun süren yolculukları, gittiğimiz uzak imparatorluk memleketlerindeki değişik iklim ve yaşama şekilleri, âni ayrılışların hüz­nü, dönüşlerin saadeti, daha çocuk yaşlarda iken hayatıma dikkat etmeme, hiç olmazsa onu bir sergüzeşt gibi görmeme sebep olmuştur sanırım.

Hiç bir zaman çalışkan bir talebe olmadım. Hattâ buna fırsat bile bulamadım. Hele orta tahsilim seferberlik yıllarına tesadüf ettiği ve ben oldukça uzak vilâyetlerde bulunduğum için, âdeta hocasız denecek mekteplerde oku­dum. Hulâsa, kendi kendime derinleştirebildi­ğini şeyleri derinleştirdim.

Şurasını da söyleyeyim ki, okuma zevkim çok gençken başladı. Kısası Enbiya’yı, Cezmi’yi, Celâl'i çok küçük yaşlarda okudum. 1914-1916 yıllarında Kerkük’te iken, hemen hemen basıl­mış bütün müverrihlerimizi okumuş bulunu­yordum. Kerkük’ten sonra gittiğimiz Antalyada daha talihli çıktım. Orada kira ile kitap ve­ren küçük bir kütüphane buldum. Bir de Ahmet Bey isminde kitap meraklısı bir komşumuz vardı. 1918 sonbaharına kadar Serveti Fünun külliyatını ve tercüme romanları hatmettim.

Tanpınar       
Evet, o yıllarda hakikaten çok okuyordum. Garip bir mütalâa idi bu. Ne esaslı “bir düşün­cem, ne şahsi bir keşfim, veya tercihim vardı. Sadece bir rekor kurar gibi okuyordum. Okudu­ğum kitapların hiç birisinin. üzerimde açık bir tesiri olmadı, diyebilirim. Daha ziyade Fransız romanlarında sık sık görülen o vilâyetlilere ben­ziyordum. Yâni okumak ve hulya ile yaşıyor­dum. Yalnız Antalyada iken yeni edebiyatı takip mümkündü. Hemen bütün mecmuaları, bilhassa Yeni Mecmuayı okuyordum. Ziya Gökalp’in ma­kaleleri üzerinde geçirdiğim saatler... Bu büyük âlimi behemehal anlamağa karar vermiştim. Bu yüzden, neredeyse yaşımı unutacaktım. Bereket versin, edebiyat ağır basıyordu. Yeni Mecmuada Yahya Kemalin gazellerini ezberliyordum. Mu­sul’da 1916 da bir tesadüfte Haşim’in birkaç şii­rini, bilhassa «Şiir-i Kamer
» leri okumuş ve onun garip, akıcı, maddesiz hüznü içime çök­müştü. Bu sefer ondan ayrı bir şiirle karşılaşı­yordum. Antalyada o zamanlar Avni Başman’la tanıştım. Bana Yahya Kemalden, Halide Edipten çok bahsetti. O konuşmaların lezzetini hâlâ hatırlarım.Herkesin hayatında kesif yaşanmış, bu yüz­den şahsiyetin uyanmasına yarayan, onu çabuk­laştıran bir devir vardır.

Benim hayatımda 1916 Martından Birinci teşrinine kadar olan devir çok mühimdir: Sonradan üzerinde düşününce insan talihi ile ilk defa bu aylarda karşılaştığı­mı anladım. Bu zamanın mühim bir kısmını annemin birdenbire yol üstünde hastalandığı ve öldüğü Musulda geçirdik. Onunla beraber evcek hastalanmıştık.Ben kısa fâsılalarla tek­rarlanan bir hummaya tutulmuştum. Biraz iyile­şip sokağa her çıkışımda, birkaç cenaze ile, se­faletin her nev’i ile karşılaşıyordum. Arap memleketlerinde daha yanık ve çok ezici olan ezan sesleri, salâlar, ölüm düşüncesini âdeta içi­me hakkediyordu: Her kımıldanışta hastalıkla, açlıkla kemirilmiş insan yüzleri görüyordum.

        Bir gün bir üzümcü küfesinin yanında, çarşının dayanılmaz uğultusu içinde bir adam gözümün önünde bir lâhzada öldü. Onu liyme liyme elbiseleri içinde yavaş yavaş olduğumuz yere gelirken görmüştüm. Yüzü kirli sarıydı. Bir iskelet gibi uzamış dişlen ve hummadan büyümüş gözleri bu sapsan çehreyi âdeta bir kâbus yapıyordu. Eski bir eğerden kesilmiş bir deri parçasına benziyen elini küfeye doğru uzattı, dilenecek miydi? Doğrudan doğruya bir salkım üzüm mü alacaktı? Sonra birdenbire, sanki üzümcünün, sinek ve arıları kovalamak için salladığı yelpazenin darbesiyle olduğu yere devrildi. Herkes başına üşüştü. Ben olduğum yerde, bu zayıf çehrede kendi başına yaşamak­ta devam eden açık gözlere bakıyordum, öyle sanıyorum ki, sonuna kadar bu gözlere bakabi­lirdim. Bereket versin, bir bedevi yavaşça eğil­di, bu açık gözleri kapadı. Fakat eli, küfeye ve insanlara uzanan eli hâlâ açıktı. Bana öyle ge­liyor ki, bu adam, aradan geçen otuz beş seneye rağmen insanlardan hâlâ bir şeyler istiyor.

Bu ölümü, bir de daha evvel, Musul’a ge­lirken, yağmurlu bir günde Zab kenarında gör­düğüm sıtmalı ihtiyat zabitini hiç bir zaman unutamadım. Adı galiba Sabriydi. Benden üç, dört yaş büyük olmalıydı. Fakat vücudunu bir yorgan gibi kavrayan kaputu içinde hiç bir ya­şın haddini dolduramıyacak kadar küçük, yağan yağmurla neredeyse eriyecekmiş görünüyordu. Nelerden konuştuk, bilmiyorum, bana mütema­diyen sual soruyor, fakat dinlemiyordu. Yalnız İstanbula döndüğümüzü söyleyince, yüzünü ga­rip bir parıltı yaladı: «İstanbul... İstanbul... » diye mırıldandı ve ilk yaklaşan sala bindi. Dik­kat ettim, her şey unutuluyor, insan çehresinin ıstırabı ve bir de güzellik unutulmuyor.

O aylarda imparatorluğun yıkılış faciası içindeydik. Çanakkaledeki büyük zaferi, mu­kadder saat bize Şark ve Suriye ordularının mağlûbiyetiyle ödetmişti. Memleketin her tara­fında, benim yaşımda, benden daha çok küçük çocuklar her gün buna benzer şeyler görüyor­lardı. Yazık ki o zamanki düşüncelerimi pek hatırlamıyorum. İşin facia tarafını aca­ba görüyor muydum? Öyle geliyordu ki, sadece zaferi bekliyordum. Durmadan haritalar çiziyor, kaybolmuş yerlerden başlayarak imparatorluğu yenibaştan kuruyordum.

Bununla beraber sıkılmıştım. Ölüm, Arap memleketlerinde çok haşin oluyor, insanda hiç bir mukavemet hissi bırakmıyor. Çocukluğumun belki en garip hâtırası, bu seyahatin sonudur. Teşrinievvele doğru Antalyaya gelirken, denizi ilk gördüğümüz yerde, ailece her zaman yaptığımız gibi, arabadan inmiştik. Ben sevincimi göstermek için havaya bir el rövolver sıktım. Annemin ölümünü bir türlü unutamıyan ve yıl­larca bize yanında gülmeyi meneden babam, beni tokatladı. Hakkı da vardı. Ben gerçekten, bu yolculukta gördüklerimin, duyduklarımın hepsini, hattâ annemin ölümünü bile unutmak istiyordum. Akdeniz iklimini,    denizigörmüştüm. Yeni bir hayat başlıyordu. Fakat olan ol­muştu. Arap salâları ve korkunç düşünce içime yerleşmişti.

Antalyaya gidişimizi de unutamam. Beyaz kireç sıvalı Anadolu evlerinin duvarlarında, camlarında akşam ışıkları vardı. Bu ışık arasın­da arabamızın sarsıntısı bir zafer müjdesi gibi idi. Her taraf âdeta güneş kokuyordu. Sonradan bu yolculuk üzerinde çok düşündüm. Yâni Akdenize inmenin mânası üzerinde...

1918 Ağustosunda, babam, tahsilimi tamam­lamak için beni İstanbula yolladı. Bu harbin son anlarıydı ve İstanbul hakikaten korkunçtu. Dört senelik harp, şehri içinden ve dışından beraber­ce kemirmişti. Her şey eskimiş, küçülmüş, değiş­miş, fakirleşmişti. Büyük, çok büyük, bizim fert hudutlarımızı geçen bir şey ölmüş gibiydi. Daha ilk günü bunu hissettim. Burada, Antalyada ol­duğu gibi, yakınlarım arasında, portakal çiçek­lerinin kokuları arasında avunmak imkânsızdı. Resmî ağızların vâdettiği ve benim bütün mürâhiklik devrince hülyasını kurduğum zafer bile bundan bizi kurtaramazdı. İçimdeki rahatsızlı­ğın adını koymuş muydum? Bunu bilmiyorum; fakat hakikaten rahatsızdım. Bir müddet bir ne­vi yetimlik hissi içinde yaşadım.

Hiç bir milletin münevveri, bizim kadar iç­timaî olamaz. Eğer ferde ait bazı tabii hakların bile peşinde koşmamışsak, bu, daimi bir tehli­ke içinde yaşamamızdan gelir. Türk milleti, iki yüz sene muhasara edilmiş bir kale nizamıyle yaşadı. Muhasara şiddetlendikçe fert kendisini cemiyete bağışladı.

        Bu hal, bizim neslimizde büsbütün kuvvetli oldu. Çocukluğumun hangi devresine baksam,etrafımda ve kendi içimde bu vatan endişesini gördüm. İşte mütarekenin eşiğinde bu endişe beni büsbütün kaplamıştı.                                         

Leylî bir mektebe yerleşmemi bekliyerek evvelâ Rami taraflarındaki bir akrabamın evin­de oturdum. Sonra daha iç ve fakir bir semtte, Kasımpaşada teyzemde kaldım. Her gün ayrı çehresiyle inkırazı görüyordum. Yaşım ve dü­şüncem, imparatorluğun son anlarını yaşadığı­mızı anlayacak bir kıvama gelmişti. Fakat el­bette ki, arkadan bizi bekliyen âkıbeti, müta­reke ve İzmir işgallerini düşünemezdim. Büs­bütün perişan ve sahipsiz bir insanlık olarak or­tada kalacağımız elbette aklımıza gelmezdi. Formasyonum bu yıllar ve bu hâdiselerle oldu.

Fakat ben yine edebiyatta kalayım. Üze­rimde ilk büyük tesiri Yahya Kemal yaptı. Ede­biyat Fakültesine yazıldığım zaman, ilk önce tarihe, sonra da felsefeye devam etmek istemiş­tim. Fakat Yahya Kemalin edebiyatta hoca ol­duğunu işitince oraya girdim. Yahya Kemalin derslerini dinledikçe, içimdeki karışık dünya, nizamını buldu. Yavaş yavaş hislerin dünyasın­dan fikirlerin dünyasına girdim. Yukarıda da anladığım gibi, büsbütün boş değildim. Ayrıca yaratmağa hevesliydim. Fakat işe nereden baş­lanacağımı bilmiyordum. Yahya Kemalin bana ilk öğrettiği şey, galiba kendime mühlet vermek oldu. O zamanki hayatımızdan, Üniversitedeki derslerden, Yahya Kemalin hususî sohbetlerin­den, İstanbul matbuatında millî cepheyi nasıl tuttuğundan, fikir sahasındaki mücadelelerinden birçok defalar bahsettim. Şurasını da söyleye­yim ki, cemiyet fikriyle saf estetiği atbaşı yü­rütmesi, hattâ birbirinin tamamlayıcısı yapma­sı onun en büyük tarafıdır. Fakat asıl büyük işi, bir cevher gibi dili, devrinin dilini bulma­sıdır.

Hakikatte Yahya Kemal, edebiyatımızın bir asır, yâni Tanzimattan beri beklediği adamdı. Reşit Paşadan sonra herhangi bir devirde gele­bilir, ve geldiği anda fikirler sarahat kazanırdı. Çünkü Yahya Kemal her şeyden evvel vuzuh ve sarahattir. Büyük kültürü, kayıtsız şartsız Av­rupalı olması, yâni realiteden hareket etmesi ona edebiyatımızda hiç kimseye nasip olmıyan bir işi yapmayı nasip etti. Bizi kendi meselele­rimize ve imkânlarımıza, ve hakikî vaziyetimi­ze götürdü. Zevki kurdu ve mazi ile en geniş hesaplaşmayı yaptı. Lüzumsuz ütopyalardan, fakirliğin ta kendisi olan yalancı zenginlikler­den bizi o kurtardı. Bir bakıma Yahya Kemal, mitolojinin o ifrit öldürücü kahramanlarına benzer. Bugünün gençleri onu sadece eserine ve onu besleyen büyük damarlara kapanmış görüyorlar, ve başından beri böyle olduğunu sanıyor­lar. Devrimiz, eserden başka şeyler istiyor ve şaire sadece şair olmasını affetmiyor. Etrafın­daki aksülâmelin büyük bir kısmı buradan ge­liyor.

«Dergâh» ın çıkması, o zamanki hayatımın en mühim hâdiselerinden biri oldu. Bu mecmua millî mücadele devrinin bence en ehemmiyetli vesikasıdır. Orada hakikaten yeni bir edebiyatın ve dilin temeli kuruldu. Bu edebiyatın ve dilin bugün değişmiş olması bir şey ifade etmez. Es­ki ufuksuz edebiyatımızda şiir dili ve şiir anla­yışı daima değişti. Mesele geleceğe imkân hazır­lamaktır. Gençlerin Dergâh’ta büyük bir hissesi olmadı. Biz orada sadece kanat çırpıyorduk. Asıl bizden büyükler; Yakup, Haşim, Mustafa Şekip ve bilhassa Yahya Kemal, mecmuanın havasını yapıyorlar ve kalacak eserleri veriyor­lardı. Dergâh’ta Falih Rıfkı Beyin ve  Abdülhak Şinasi’nin de birkaç eseri çıktı. Fakat bi­rincisinin iştiraki hiç bir zaman Yeni Mecmua­nın son nüshaları gibi olmadı. Abdülhâk Şinasi de asıl eserlerini sonradan verdi. Dergâh’ın kro­niklerinin mühim bir kısmını yine Yahya Ke­mal hazırlardı. Ben bu mecmuaya hiç nesir yazmadım. İlk hamleyi daima yenmeğe alışık­tım. Kendimi hazırlıksız bulur, vazgeçerdim. Bence nesir, şiirden güçtür. Çünkü her an eli­mizde olan bir şeydir. Aldanabiliriz.

Dergâh çıkmadan evvel bir toplantı tertip etmiştik. Bu toplantıda Yakubu, Falihi tanıdım. Necmettin Halille, Mustafa Nihatla, Halil Vedatla, Haşan Âli Yücel’le fakülteden arkadaş­tık. Fevzi Lûtfi başından itibaren Dergâhtaydı. O zaman Ticaret mektebine devam eden Hüs­nü İzzet Paşanın oğlu Ali Mümtaz (Bir Gemi Yelken Açtı şairi), Hasan Rasim, Yahya Kemal­le, Haşimle çok yakın dost olan Hüseyin Avni, daha ilk nüshalarda bizimle beraberdiler. Nurullah Ataç, İsviçreden döndüğü zaman kafileye katıldı. Biraz sonra da Halkalı Ziraati bitiren Ahmet Kudsi bize geldi. Ali Mümtaz ve Kudsi, ilk edebiyat dostlarımdır. Kudsi ile birbirimizi hiç kaybetmedik.

O zaman ne düşünüyorduk? Galiba kendi­mize bir şiir dili aramağa ve yapmağa uğraşı­yorduk.

Dergâh’ta birkaç manzume neşrettim. Bun­ları neşretmemiş olmayı şimdi çok isterdim. Hattâ o zaman da içimde bir hatâ işlediğim hissi vardı. Fakat bir kere kendime karşı zayıf davranmıştım. Adımın tanınmasını istiyordum. Ondan sonra devam ettim ve hemen hemen her müsveddemi neşrettim. Herkes beni fildişi bir kulede yaşıyorum, zanneder. Heyhat; görüyorsu­nuz ki, camdan bir evde oturmuşum. Hayatımın en mühim hâdiseleri birbiri ardınca kendi şa­irlerimi bulmam olmuştur, diyebilirim.

Evet, kendimi vaktinde bulamadığım için, başkalarını keşifle meşguldüm. Yahya Kemalden sonra ilk büyük keşfim Baudelaire oldu. Bu büyük şairi daima sevdim. Hattâ diyebilirim ki, sade şiir için değil, hayat için bir hoca telâkki ettiğim devirler oldu. Üniversiteden çıkarken verdiğim dersi ona ayırmıştım. Beni musikiye, garp musikisinden bahsediyorum, o götürdü. Resmi onu tesiriyle tatmağa başladım. Fakat asıl büyük ufku şiir estetiğimde açtı. Luxe,calme et voluptée, benim için zihnî düstur oldu. Sonra sırasiyle Verlaine, Mallarmée geldiler. Anatole France, belki bu yolumu geciktirenler­den biridir. Buna mukabil Goethe, Hoffmann, Dostoyevski ve bu üçünden sonra okuduğum Poe, benim için çok hayırlı oldular. Şurasını da söyleyeyim ki, bende şair ve hikâyeci daima be­raber ve hattâ birbirini nakzeder gibi yürüdü. Başından itibaren ikiye bölünmüş yaşadım. Nesrim, hayatıma ne kadar açıksa, şiirim de o kadar tecride gider. Bittabi iki sanatı olanların çoğundaki karışma ve karşılaşma bende de vardır. 1926 ya doğru ve bilhassa 1927 de büyük­çe bir kriz geçirdim. Modern şiir beni kendine çekiyordu. Arkadaşlarımın çoğu dışarda idiler; ben Konyada yalnızdım. Garip bir tereddüt içinde yaşıyordum. Şiirin hakiki mahiyeti ile insanın kendisi ve istekleri bende çarpışıyordu. Paul Valery’nin birinci Variétés’si o esnada eli­me geçti. Valéry beni bu tereddüten kurtardı. Şurasını da söyleyeyim ki, Üniversitede iken Yahya Kemalin söyledikleriyle Valéry'nin ve sonradan okuduğum Bremond’un fikirleri ara­sında büyük fark yoktu. Yalnız Fransız şairi daha zengin bir mirasa dayanarak konuşuyordu. O kadar az nazariyeci olan Yahya Kemalin me­seleleri ne kadar basitleştirmiş, çekirdeğine in­dirmiş olduğunu bir daha hayretle gördüm. Valéry'yi daima okudum. O ve Gide, bir de Prouste en sevdiğim muharrirlerdir. Fakat ha­yatımda asıl çalışma devresi, garp musikisini tatmağa başladığım zaman açıldı. Gazi Terbiye Enstitüsünde iki sene birkaç yüz plâğın içinde yaşadım. Sonra bizim musikişinasları tanıdım.

Her eserimin başında, — en küçük şiirimin bile— garptan veya bizden bir musiki eseri vardır. Ve belki de beni şahsiyetimin asıl idrâ­kine, ancak eriştiğimiz zaman varlığım öğren­diğimiz noktalara götüren musikidir. Kompo­zisyon için örneğim de musiki olmuştur.

Sarih olmak için şurasını da söyleyeyim ki, on dokuzuncu asra kadar edebiyat, kendi terki­bini daha ziyade plâstik sanatlarla yapmıştır. On dokuzuncu asrın ortasından sonra, bilhassa Baudelaire’le birdenbire musikinin saltanatı başlar.

Sade şiirde ve ondan çok ayrı bir saha olan edebiyatta değil, resim ve heykelde dahi bu te­sir vardır. Bu asır sanatlarının, iyi ve bozucu, geçirdikleri her maceradan az çok musikî mes’uldür.

Biz Türkler, burada da bütün hayatımız gibi parçalanmış yaşıyoruz. Kaç türlü musikimiz var? Hayatımıza kaç türlü zevk hâkim? Cemi­yetimizin bence en büyük meselesi, medeni­yet ve kültür değiştirmesidir. Bunu bir gün Ih­lamur köşkünü tek başıma gezerken, âdeta te­nimde duydum. Bu değişikliğin, yahut ikiliğin en zalim şekilde kendini hissettirdiği nokta da musiki zevkimizdir. Çünkü musiki bir milletin zamana tasarruf şeklidir.

Yukarıda birçok şair adı söyledim. Eğer borçlarımın hepsini söyleyecek olsam, bu liste daha kabarır. Hiç bir suretle erişemiyeceğim şeylerin peşinde koşmaktan müteessir değilim. Çoktan beri asıl gayenin kendimizi bulmak, ve­ya vücuda getirmek olduğuna inanıyorum. Bu adamlar beni kendi hakikatlerime, veya aslî yalanlarıma götürdüler. Çünkü, belki de hakiki şahsiyet yoktur, ve bizim benlik dediğimiz şey ilk, yahut en büyük ibdâ ve ihtiraımız, bir kelime İle, masalımızdır.

Aziz Yaşar Nabi; görüyorsun ki, hayatım gecikmelerle doludur. Buna bir yığın düşünce cezir ve meddini de ilâve ediniz 1932 ye kadar çok cezrî bir garpçı idim. Şark'ı tamamiyle red­dediyordum. 1932 den sonra, bir müddet, ken­dim için tefsir ettiğim bir Şark'ta yaşadım. Asıl yaşama iklimimizin böylesi bir terkip ola­cağına inanıyorum. «Beş Şehir ve Huzur» bu terkibin araştırmalarıdır. Yazacağım öbür eser­lerin de çekirdeği budur.

Güç ve yavaş yazarım. Yazarken çok değiş­tiririm. Çalışmaya başlayınca araya herhangi bir şey girmezse, sonuna kadar ayni hızla devam ederim. Fakat aralık verince tekrar başlamaklığım için aylar ister. Çok defa devamlı çalış­mam için eserin beni bırakmıyacak kadar iler­lemiş olması ve kapıda matbaacının adamı bek­lemesi lâzım olur. Hayatımda en mesut olduğum anlar sekizden bire kadar yazı masamın başında kalabildiğim anlardır.

Mevzularımı çabuk ve daha ziyade konu­şurken bulurum. Fakat geliştirirken zorluk çe­kerim. Yaptığım plânı da kolay kolay takip ede­mem. Çok defa bir epizodu yazdıktan sonra bü­tünün plânını yaparım. Yazarken çok düşünü­rüm. En büyük güçlük, eseri gündelik hayatımın tesirlerinden muhafazadır. Nesirde her şey birbirine karışabilir. Cümle cümle yazarım. Beya­za geçirirken bazan bir sayfa, beş on sayfa olur.

Kafam büsbütün boş iken, sırf yazmak için masa başına hiç oturmadım. Kendimi kısır de­virlerimde yazmağa zorladığım oldu; daima ka­famda birkaç eser projesi bulunduğu için bun­lardan birine başladım. Böyle başladığım bütün eserleri bitirmek nasip olursa, epeyce cilt çı­kar.

Hayatımda en çok üzüldüğüm şey, jurnal tutmamamdır. Gençlere verecek tek nasihatim, bir jurnal tutmalarıdır. İnsan her şeyi ken­dinden, hayatından çıkarır. Jurnal tutan adam, kendini gözünün önünden ayırmıyor, demektir. Bundan büyük ekonomi olamaz.

Burada şiir ve sanat anlayışımdan da bah­setmek isterdim. Fakat uzayacağını görüyorum. Bence güzel bir hasrettir: Objesini kendisi ya­ratan bir hasret. Onun için şiirle rüyanın ara­sında daima bir yakınlık buldum.

Bugünkü edebiyatımızın büyük bir hazırlık devresi olduğuna inanıyorum. Yavaş yavaş ve parça parça yeni bir dil, yeni bir duyuş hazır­lanıyor. Öyle ki, şiirin balıyle dolacak petekler sıralanmış bekliyor. Gençler iki büyük maden buldular. Halkın dili ve halkın kendisi. Fakat şiiri, sanatın kendisini çok ihmal ediyorlar. Bir kısmı sanat için sadece hiddet ve istihzanın, yahut müphem veya cezrî inanışların, sevgilerin veya inkârların kâfi olduğuna inanıyor­lar. Çoğu da kendi hayatlarında mahpus kalı­yor. Bilmiyorum, az kudretle, küçük dikkatle, ne dereceye kadar büyük bir edebiyat yapılır. Şiirde, hikâyede, romanda, daha geniş mevziî çerçeveleri kırmış, insanın talihini daha büyük merhalelerinde arayan eserleri bir müddet daha bekleyeceğiz. Şurası da var ki, hemen hemen bir asırdır, edebiyatımız dışarıya çok bağlı. Su­ların bizde durulabilmesi için oralarda vuzu­hun doğması lâzım.

Dışarıya çok bağlıyız, dedim. Bir kusuru­muz da bu olsa gerek. Hemen hemen kendimi­zi hiç okumuyoruz. Hattâ en yakınları bile. Bu­günkü edebiyatın bir tarafını, hem çok mü­kemmelini iyi bir Leica makinesi de verebilir. İnsan kaderi sadece enstantane çekmekle veril­mez. Sanat hattâ enstantanenin tam zıddıdır. Sinema bile fotoğraf değildir. Çünkü terkiptir. Nitekim Sait Faik hiç fotoğraf çekmiyor. Sait Faik’te insan yakalamanın sırrı var; hem en dâüssılalı ışıklar içinde... Onun kadar hasretle, azapla kendi benzerini arayan pek az muharrir tanı­dım. Sanki çok mühim bir şeyi, yarı benliğini kaybetmiş...

Daha gençler içinde İlhan Tarus, Orhan Kemal, Târık Buğra var. Yeni İstanbulun müsaba­kasındaki «Dost» hikâyesini okudunuz mu, bil­miyorum? Orada Homiros’a lâyık bir cümle vardı: Kasap dükkânında öküzün yüreğinden yavaş yavaş damlayan kan.

Edebiyatımızın gelişmesi bir zaman ve anla­yış meselesidir. Büyük okur yazar kütle yerli muharriri okumuyor. Bu demektir ki, kendimi­zi beğenmiyoruz ve sevmiyoruz. Maalesef rea­litelerimizden en hazini budur. Diğer taraftan, henüz modern ev teşekkül etmedi. Kütüphane yok. Bazıları edebiyatımızdaki yoksulluğu ter­cüme fazlalığına yoruyor. Ben bu fikirde deği­lim. Kâfi derece tercüme yapmadığımıza kani­im. Kaldı ki böyle de olsa, yine şikâyet, etmem. Bir ecnebi dil bilmiyen büyük kütlenin benim yazılarımı okusunlar diye, Goethe’den, Tolstoydan, Gide’den mahrum kalmasını nasıl isterim.

Şurası da var ki, kitapçılığımız çok zayıf. Kütüphanelerimiz daha kârlı buldukları için mektep kitabı basmakla meşgul. Onun dışındakine devlet bile alâkadar değil. Nitekim başka şartlar altında daha ucuz olarak temin edilen kâğıdı edebiyattan esirgiyor. «Faydalı kitap...» kaydını koymuş. Hiç olmazsa bana böyle söylediler. Faydalı kitap... İyi ama, bunu kim tâyin edecek? Bir kitabın macerası o kadar değişebilir ki...

Fakat asıl derdi unutmıyalım. Hattâ bizde bile her edebî inkişaf kitapçıya bağlı olmuştur. Siz olmasaydınız, bugünkü yeni edebiyat teşek­kül edemezdi. Ahmet İhsan olmasa Serveti Fünun muharrirleri, Ebüzziya olmasa Namık Ke­mal yarım kalırdı.

Diğer taraftan azız. Beş altı bin okuyucu ile bir edebiyat kurulmaz. Dışarıya kapalı bir dilde yazıyoruz. Dünya ile münasebetlerimiz çok dar. Hulâsa bütün hayatımız gibi edebiyatımı da çok fakir ve hiç tanzim edilmemiş bir ekonominin ıstıraplarını çekiyor.

Söylemeğe hacet yok ki, edebiyat dâvamız artık sadece okur yazar halkımızın elindedir. Hayatın sahibi kütledir. O tutarsa her şey var­dır. Devlet ancak bazı şeyleri, o da isterse ve karar verirse, kolaylaştırır. Şunu da söyliyeyim ki devletin bir edebiyatı tam benimsemesi hiç bir yerde görülmemiştir ve fayda da vermemiş­tir. Münevverlerimiz, edebiyatımıza hiç olmazsa Aziz ve Hamit devirlerindeki bakışla, o sevgiy­le dönerlerse edebiyatımız değişir. Fakat bunun için kendimizi bugünkünden başka türlü sev­memiz lâzımdır.

Aziz kardeşim; işte düşüncelerim... Son ola­rak güzeli daima sevdiğimi, onu insan kaderinin tek iyi tarafı olarak gördüğümü söyleyeyim. Gözlerinden öperim.

                                                                                                                    A.Hamdi TANPINAR