T.C. KÜLTÜR VE TURİZM BAKANLIĞI Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Müze Kütüphanesi

Varlık Dergisi Sayı 392 - Yıl 1953 Son Meclis Küçük Hikaye

SON MECLİS                                                                                                                                             

KÜÇÜK HİKAYE                   

                              
Ahmet Hamdi TANPINAR    

[Çok eski, devri bilinmiyen imparatorluğun taht salonu. Salonun dibinde geniş, kıy­metli taşlar kakılmış bir taht üzerinde im­parator oturmaktadır. Uzun ve mücevher­lerle süslü bir külâh, sert, uzun sakal ve bı­yıklar, ağır silâhlar, zırhlar. Sağ tarafta veliahdı ve birinci vezir, sol tarafta ikinci ve­zir ayakta beklerler. İmparatorun ve onların arkasında sıyrılmış kılıçları omuzlarında, kalkanları ellerinde muhafız askerler vardır. Solda kapıya yakın bir ocağın önünde sihir­baz. Uzun cübbesiyle, külâhiyle çok esrarlı hareketler yaparak ve dualar okuyarak oca­ğa birşeyler atar. Salonun duvarlarında al­tın, gümüş ve bakırdan putlar, üzerlerine sır­lı şekiller yapılmış muskamsı remizler, kor­kunç sırıtmalarla gülen maskeler, silâhler, zırhlar, avda öldürülmüş vahşi hayvan baş­lan asılmıştır. Ocakta yükselen alevde bütün bu eşya, tahtın mücevherleri, odanın içindeki­lerin boyu ve ellerindeki süsler acayip parıltı­larla tutuşup sönerler.

İmparatorun yüzü soluktur. Yalnız gözleri zırhının ve tahtının mücevherlerini andıran hoyrat, korkutucu ve aynı zamanda korkan bir parıltı ile parlamaktadır. Herkeste olma­sı beklenilen fakat bilinmeyen bir şeyin kor­ku ve sıkıntısı vardır. Öyle ki herkes zırhla­rının altından kalblerini tutmak istiyormuş ve bunu yapamıyormuş gibidir.]

Perde açıldığı zaman mabeyinci kapıdan girer. Odanın ortasına doğru bir adım atar. Sonra yere yatarak imparatora secde eder. İşareti üzerine kalkar, aynı hareketi odanın ortasına gelene kadar birkaç defa tekrarlar ve orada ayakta imparatorla konuşur.

        Mabeyinci — Maiyeti şahaneleri gelmiş efendim. Efendimizin ayaklarına yüz sürmek istiyorlar efendim.

        İmparator. — (Bir müddet etrafına bakı­nır.) Benim başka maiyetim var mı? Hepi­niz burada değil misiniz?

        Mabeyinci .— Bunlar başka maiyetinizmiş efendim...

        Veliaht. — Nasıl şeyler?

        Mabeyinci . — Bilmiyorum efendimiz, kor­kunç şeyler... Birtakım hayvanlar... Konuşan hayvanlar...

        [Yüzü sararmıştır. Bir adım geriler ve top­rağa kapanır.]

        İmparator .— Hayvanlar mı?.. (Taaccüp eder.) Benim hayvanlarla ne alış verişim var?

        Birinci vezir .— Şüphesiz arka dağlardaki avcılar efendimize vurdukları nadide hay­vanları getirmişlerdir.

        Veliaht .— Yahut geçitteki bekçilerdir. Or­manda çok karaca var bu yıl. Geçen gün ben de birkaç tane vurdum.

        İkinci vezir. — Belki de komşu hükümdar­lardan biri size tâzimlerini arz için ülkesin­deki hayvanlardan takdim etmiştir. Ulaklar, gene tâzim için maiyet kelimesini kullanmış olabilirler.

        Mabeyinci .— Hayır efendimiz hayır... Yan­larında insan yok. Ve hepsi canlı. Konuşu­yorlar. Benimle konuştular... Efendimiz hay­vanlar maiyeti şahanelerinden olduklarını ba­na kendileri söylediler. Sonra bizim diyarın hayvanları değil. Sihirbazın anlattığı hayvan­lar da var aralarında...

        Sihirbaz .— Kabul etmeyiniz efendim. Al­lar rızası için kabul... (sözünü keser. Oca­ğa bir ot demeti atar. Gölgelere bakar. Ale­ve dikkat eder. Başını sallar.) Kabul edecek­siniz efendim.

        Veliaht . — Nasıl, babam hayvanları mı kabul edecek? Koskoca imparatorumuz, ye­di ırmağın babası ve dağ mağaralarının en son sahibi...

        İmparator . — Dün akşam o mağaralarda idim. Altın, gümüş, mücevher kayalar ara­sında ve sedef suların başında idim. (Herkes dikkat kesilmiştir) Babam yanımdaydı. (Ayağa kalkar.) Kabul edeceğim.

        Birinci vezir .— Bir lâhza efendimiz... Bir lâhza... İsterseniz ben bir bakayım...

        İkinci vezir . — Hayır, ben... Efendimize gelecek her tehlikeyi evvelâ ben önlemek is­terim...

        Veliaht, — (Çıplak kılıçla ortaya atılır.) Herkes sırasını bilsin... Evvelâ ben!

        [Hepsi birden kapıya doğru gitmek isterler. Fakat hiçbirisi olduğu yerden ileriye gide­mez. ]

        İmparator .— Durun, telâşa lüzum yok...İhtiyar, ben nasıl öleceğim!.. Mukaddes ateş­te ölümümün şekli değişti mi?

        Sihirbaz .— Hayır efendimiz... Hiçbir za­man. Hep aynı şekiller. Efendimiz ancak is­tedikleri zaman ve kendi iradeleriyle ölecek­lerdir. Babam doğduğunuz zaman mukaddes ocakta bu müjdeyi okudu. Ben, elli senedir bu ocağın alevlerinde aynı haberi gördüm ve ölümünüz....

        İmparator .— Evet, ölümüm...

        Sihirbaz .— Dediğim gibi efendimiz... Elli senedir size söylediğim gibi ölümünüz, yeni bir devrin başlangıcı  olacak… insan devrinin!

        İmparator .— Fakat ziyaretimize hayvan­lar geliyor?

        Birinci vezir .— Niçin olmasın efendim? Tanrıların en sevgilisi değil misiniz? Mukaddes zincirin son halkası sizde değil mi? Hayvanlar belki de sizi ve kudretlerinizi tâ­zim etmek istiyorlar...

        İmparator .— (Birdenbire bir şey hatırlamış gibi) Dün akşam Dağ tanrılarının mağa­rasında babam bana buna benzer bir şey söyledi. “Senin gölgen eşyaya kadar uzana­cak!" dedi. “Ve otuz yedi batnın beklediği sende olacak..." Fakat rüyalar aklımızda kal­mıyor. Bazan hakikati örten perdenin bir ucu sıyrılıyor; birşeyler fark ediyoruz; fakat gerisini hatırlamıyoruz. Güneş kendi yalanını söylemiye başlayınca... (mütereddit) doğru­sunu istersiniz benim maiyetim olduklarım söyliyen bu hayvanlar hoşuma gitmiyor.

        İkinci Vezir .— Emredersiniz tirendazlara söyliyelim. Hepsini öldürsünler...

        Birinci vezir .— Muharebe hayvanlarımız çoktanberi canlı hayvan parçalamadılar; hep­si taze kana hasret gibi...

        İmparator .— Hayır, olmaz. Düşünmedim, değil. Fakat merak ediyorum. Görmeliyim. Sihirbaz sen ne dersin?

        Sihirbaz .— Ben mi! (Ocağa bakar.) Ben, hiçbir şey söyliyemem efendim.

        İmparator .— Hakkın var. Görüyorum, bu­radan ocağını ve alevleri görüyorum. Artık onlara ben de alıştım. Ben de onları okuyo­rum. Hakkın var...

        Birinci vezir .— Belki endişe edilecek şey değildir. Şüphesiz bunlar bu kadar yıl gösterdiğiniz gayrete mukabil tanrıların hizmetinize yolladığı kölelerdir.

        İmparator .— Tanrılar bana çok şey ver­diler. Her an bir başka şey verdiler. Şan, şe­ref, bükülmez kol, titremez el, erkek evlât... Fakat bir şey esirgediler. Huzur...

        Birinci vezir .— Belki bu gelenler onu ge­tiriyorlar...

        Sihirbaz .— Kabul etmeyiniz efendim, ka­bul etmeyiniz... En tehlikeli hediye odur. Hayatınız kendi boğulacağınız bir göl olur.

        İmparator .— Onlar gelecekler... Sen de biliyorsun ki gelecekler. (Mabeyinciye) Söyle gelsinler!

        [Mabeyinci kapıya doğru gider. Bir ışık oyunu olur. Önde fil ve arslan, arkada kaplan ve diğer hayvanlar, en sonda eşek girerler. Büyük bir hürmetle, âdeta yerlere kapana­rak imparatora selâmlarlar. Sonra sağdan sola doğru dizilirler. Salon içindekiler korku ve dehşetle silâha sarılmışlardır. İmparator da kılıcını çekmek üzere iken hayvanların mütevazi ve korkak hallerini gör­müş gibi vazgeçer.]

        İmparator .— Hoş geldiniz!..

        Hayvanlar .— Efendimiz... Velinimet…(sevgiden, imparatorun azametinden dilleri tutulmuş gibidir. Ona hayranlıkla bakarlar.)

İmparator .— (Etrafındakilere) Konuşuyorlar. Hakikaten konuşuyorlar.

        (Yerinden kalkar, yavaş yavaş hayvanlara doğru gider. Filin önünde durur.)

        Nedir? Ne istiyorsunuz bakayım?

        Fil . — Sıhhat ve âfiyeti şahanelerini efendimiz...

        Birinci vezir (Sihirbaza) .— Konuşuyorlar…

        Sihirbaz .— Hem benim ocaktan daha anlaşılır şekilde... Adeta bizim gibi... Söylediğini bilerek!.

        İmparator . Teşekkür ederim. Siz de sağ olun. Geldiğinize çok sevindim. Gelmenizle ailemiz içindeki nesilden nesle geçen eski müjde tahakkuk etti. babamın ruhu dün akşam bana gölgeler âleminde bunu haber vermişti. Nihayet annemiz toprak bizi hatırladı demektir. Ailemize eski vâdini tuttu. Ona da teşekkür ederim.

        Fil .— Bizi minnettar ettiniz efendimiz...

        İmparator .— Tabiatin kanunları kendi ahengiyle yürür. Onun için bugüne kadar ge­cikmenizden dolayı hiçbir özür dilemiye lü­zum yok! Geldiniz, sizi kabul ettim.. Başka bir isteğiniz var mı?

        Fil .— Evet efendimiz, şüphesiz efendi­miz... İrade buyurulursa başka şeyler de arz edeceğiz.

        İmparator .— Elbette, elbette... Madem ki artık maiyetimdesiniz...

        Fil .— Biz daima hizmetinizdeydik, şevketmeap!

        İmparator .— Tabii! Tabii Mazi halin em­rindedir. Elbette hizmetimde idiniz, madem ki şimdi hizmetimdesiniz... Öyle sayılır!

        Fil .— (Sözünü tamamlar) Hem en yakın hizmetlerinizde...

        Bütün hayvanlar .—  Daima şevketmeabımızın hizmetlerinde idik...

        İmparator .— (Birdenbire şaşırır) Ne de­mek istiyorsunuz? Ben sizi şimdi görüyorum. Hiçbirinizi daha evvel tanımıyordum...

        Fil .— (Daha hürmetkâr, daha munis, âdeta merhametli) Öyledir efendimiz... Daha doğrusu hem tanır, hem tanımazsanız efenefendimiz... Fakat gene çok iyi tanırsınız...

        Aslan.— (Pençesini gözüne götürür) Çok iyi tanırsınız, efendim.

        Diğer hayvanlar .— Hem tanımaz, hem ta­nırsınız efendimiz.

        (İmparator hayretle onlara bakar. Yüzü sap sarıdır. Dışarıda sarayın sessizliğini baş­ka hayvanların sesi ve yürüyüşü doldurmuş gibidir. İmparator daha fazla sararır. Hay­vanlar bu yeni gelenlerin sesleriyle âdeta kü­çülürler ve sinerler.)

        Birinci vezir .— (Eli silâhında) Başka hay­van yürüyüşleri işitiyorum...

        İkinci vezir .— (Veliahda) Siz de duydunuz mu efendimiz?

        Veliahd (Yüzü gergin ve ter içinde) Çok korkuyorum. Bu geceden sonra korkuyu tanımadım diyemem!

        Birinci vezir .— (Titriyerek) Âdeta kapı­nın önündeler.

        İkinci vezir Sustular... Bakın hiç ses çıkmıyor. Fakat oradalar..

        Veliaht .— Bu sessizlik daha korkunç. Onu tanıdığımı sanıyorum. Bu baharki muha­rebede bacağıma saplanan oku nasıl gelme­den tanıdımsa, anam henüz karnında iken be­ni nasıl tanıyordıysa öyle tanıyorum. Bu ses­sizlik deminki gürültüler gibi benden kopan, bana yerleşen bir şey.

        İmparator .—Ya.. Demek sizi tanıyorum.. (File doğru yürür) Meselâ seni tanıyorum? Öyle mi? Söyle bakayım» kimsini nesin?

        Fil .— İştahanız efendim, iştahanız...

        İmparator .— (Vezire döner) Beni eğlen­dirmek için iyi oyun tertibetmişsiniz... (Güler) memnun oldum doğrusu... (Oyuna ken­disini vermiş gibidir) Ya sen, sen kimsin?

        Arslan .— (Kendisini tanıtmaktan memnun) Kudret ve azametiniz efendim...

        İmparator .— (Hayretler içinde) Kudret ve azametim... Kudret ve azametim... Ben halbuki onu güneşten, Dağ Tanrısından, yıl­dırımdan, fırtınadan, aldım sanıyordum.

        Arslan, .— Gene öyle efendim, beni onlar­dan aldınız efendim (kükrer, dışarıdan, sadasının akisleri gelir.) Beni onlar verdiler efendim... Onların ihsanıyım…

        İmparator .— (Kaplanın önünde durur). Ya sen, kimsin?

        Kaplan .— Hiddet ve gazabınız efendim?.. (Acı ve keskin kükreme ile miyavlama ara­sında herkesin tanıdığı bir ses etrafı kamçı­lar) Tanıdınız değil mi, efendim...

        (Değişen ışık oyununda her şey ve herkes sararmış, korku içinde görünür. Dışardan öbür hayvanların kıpırdandıkları hissedilir. Veliaht sihirbazın yanına yaklaşmak ister gibi bir hareket yapar. Sihirbaz uzaklaşır.)

        İmparator .— Benim hiddet ve gazabım... O kadar adil ve hikmetle dolu hiddetim. İm­kânsız.

        Kaplan .— Gene öyledir efendimiz. Hiç­bir zaman bundan şüphe etmedim. Ve kim­seye de şüphe etmek fırsatı vermedim. Bir saniye bile vakit bırakmadım. Böyle şeyler vaktinde yapılır. Ah efendimiz, ne kadar iyi çalıştık. Ne kadar lûtfunuzu gördüm. Sayenizde açlık nedir bilmedim. Bir gün canım sıkılmadı, öteki hemcinslerim gün­lerce cengeller içinde, av peşinde dolaşır­ken pençelerim sayesinde her gün... (Sözünü bitiremez. Başını imparatorun ayaklarına doğ­ru uzatır. Kedi gibi yaltaklana yaltaklana kuyruğiyle yeri döğer. Adaleleri bir mancı­nık gibi gergindir) Emredin efendimiz, em­redin... Hattâ öbürlerini, o mânasız mah­lûkları bile...

        İmparator .— (Elini uzatır, başını okşar) Yavaş yavaş... Çok rica ederim (İçini çe­ker) Bugün halim yok. Sonra bak ne kadar biz bizeyiz. (Düşünür) belki sözlerin doğrudur. Fakat artık yaşlandım. İnsan yaşlan­dıkça müsamahalı oluyor. Eskisi gibi kıza­mıyorum. Hiddetimin haklı olduğunu inan­mıyorum. (Önündekine bakar) Sen de, sen de benim gibisin, sen de yaşlanmışsın...

        Kaplan .— (Birdenbire pörsümüş tüyler­le) öyle efendimiz, maalesef öyle... (Dışa­rıdan bir başka kaplanın genç sesi duyulur. İçerdeki başını omuzları arasına alır. Vücudünü toparlar, âdeta siner. Veliaht ürker, vezirlere doğru gider).

        Veliaht  .— Öbürü, öbürü beni korkutuyor..

        Sihirbaz .— Sade onlar deiğl, bu ocak ta ihtiyarladı. Sözleri birbirini tutmuyor.

        İmparator .— (Yürür, ayının önünde durur.) Sen de şüphesiz bir şeyimsin. Söyle bakalım. Söyle, neremi yıkacaksın. Ah, ba­na iyi oyun oynadınız. Muhasara, ettiğim kalelere beziyorum . Her lâhzada bir burç yıkılıyor. Bir tarafım çöküyor.

        Ayı .— Gördünüz mü efendim, nasıl ta­nıdınız?

        İmparator .— (Hiddetli) Yalan söylüyor­sun. (Kaplan silkinir, homurdanır, nerde ise sıçrayacaktır.) Yalan söylüyorsun (Bu sefer daha az serttir.) H iç de tanımadım. (Sesi bir alev gibi sönmüştür. Kaplanın adaleleri gevşer).

        Ayı .—Nasıl olur efendimiz, nasıl olur? Şefkat ve merhametiniz değil mi idim. Ba­nim himmetimle her bağrınıza sardığınızın kemikleri karılmamış mıydı? Her şeyi unutsanız bile rahmetli pederinizin hasta dö­şeği başındaki dakikaları...

        İmparator .— (Telâşla) Sus... (Etrafı­na bakınır) Hatırlatacak başka şey bulamadın mı ?

        Ayı .— Sustum efendim, sustum... Hakiki merhamet gibi sustum. Sessiz ve sadasızım artık...

        İmparator .— Susmuşsun ne çıkar? Yara, deşildikten sonra...

        Ayı .—Hakikaten neye yarar? Hem neye susacağız efendim? Bu mahrumiyet günle­rinde maziyi hatırlamak saadetinden niye kendimizi mahrum edelim?..

        İmparator .—(Eliyle alnını siler) Bilmi­yordum, hiç bilmiyordum. Böyle olduğunu bilseydim...

        Ayı .— (Sözüne gene devam eder. Tamamiyle mazidedir.) Siz acıdıkça ben adalele­rimi denemiştim. Ah eskiden sade merhamet­tiniz efendimiz... Ben bağrıma basar, kurt benim kucakladığımın boynuna atılırdı. Kal­biniz çok yumuşaktı o zamanlar...

        İmparator .— Belli...

        Kurt .— Evet efendimiz... Hep, daima be­raber çalıştık efendimiz... Daima... O sıktı, ben boynuna yapıştım... Fakat artık...

        İmparator .— Artık ne seviyorum, ne acıyorum, değil mi? Evet öyle! Ne sevebili­yorum, ne de acıyorum... Onun için...

        Kurt .— Onun için işsiz ve biçareyiz... Ba­kın, bakın efendimiz (ayakta silkinir) derim karnıma yapıştı.

        İmparator .— Demek açsın?..

        Kurt .— Mevsimlerden beri efendimiz, mevsimlerden beri... Ben ve ayı mevsimler­den beri açız efendimiz... Öteki arkadaşlar gene bir şeyler buluyor, yani işlerin icabı efendimiz. Fakat biz ki, biz ki yalnız sizin iradenize, sizin kalbinize bağlıyız, onun asil hamleleriyle, onun sıcaklığiyle geçinir­dik... (Bir hıçkırıkta sesi kısılır)

        İmparator .— Hakkın var... Hakkın var. Dedim ya, yaşlandım artık... Artık sevemiyorum. Acıyamıyorum, görüyorsunuz ben de kendimi beğenmiyorum. Hattâ tanımıyo­rum bile. Eskiden böyle miydim? Nasıl, ne kadar severdim?..

        (Bir ışık oyununda kurdun gözleri parlar, paslı dili ile dudaklarını yalar. Ayı kıç üs­tü oturur, kollarım bir çocuk oyuncağı gi­bi açar, kucaklama taklidi yapar.)

        Kurt .— Her dakikanız bir aşk nağmesiy­di efendim...

        Ayı .— İlk sevgiliniz…

        Kurt .— İlk merhametiniz, ikinci, üçüncü merhametiniz, binlerce merhametiniz... Ah efendimiz...

        Sihirbaz (Birdenbire ışığın içine girer)

.— Susturun efendimiz bunları, susturunuz.. Dinlemeyiniz efendimiz... Hepsi yalan söylü­yor. Tanrılar aşkına dinlemeyiniz.

        İmparator .— Dur. Heyecanlanma. Bizim gribi ihtiyarlara heyecan yaramaz. Hem se­nin kalbin de var. Avurdun zayıf olduğunu kendin söyledin...

        Fil .— O bende de var efendimiz. Eski­den ufak bir ülserden başka bir şeyim yok­tu. Şimdi kalb de çıktı.

        İmparator .— (Dikkatle bakar) Bunu hiç işitmemiştim... Fakat neye olmasın? Saz ça­lar mısın?

        Fil .— Hayır efendim. Fakat sofrada da dinlemekten hoşlanırım... İyi bir yemek ve güzel bir içki ile musiki...

        Sihirbaz .— Efendimiz, efendimiz...

        İmparator .— Telâş etme demedim mi? Görmüyor musun Tanrılar bizi tecrübe edi­yor?

        Sihirbaz .— (İsyanla) Hayır efendimiz, hayır. Bir kere hayır... Tanrılar sizi tecrübe et­miyorlar. Onlar benim haberim olmadan hiçbir şey yapamazlar. Tanrıları tanırım. Hem iyi ta­nırım. Onlar benim dükkânımın müşterileridir­ler. Yalnız oradan alış veriş ederler. Tanrılar insanı tecrübe etmezler. Zaten onlarda tec­rübe yoktur. Onlar yaratırlar. Ve yarattık­ları için değişirler. Yaratmak, bir kusur, veya tesadüfü şekilleştirmek, ona ruh ver­mek, ona istihale etmek. Altmış senedir ben onları tanıyorum, hep peşlerinden ko­şuyorum. Oluşun kalburunu kendi değişme­leriyle doldurmakla o kadar meşgullar ki.. Görmüyor musunuz ki o kadar dua ve tılsımla geldikleri şu ocakta kaç saniye duruyorlar. Tam ağzını açmıya razı olduğu zaman o kay­boluyor, yerine başkası geliyor.

        İmparator .— İyi ama kader...

        Sihirbaz .— O ayrı şey. Sihirbazın kudret­leri ona yetişmez. O, zaman tarlasının hiç boşa gitmiyen tohumudur. Bana ondan bah­setmeyin.

        Maymun .— Bana maymun diyorlar, hal­buki asıl maymun bu, ihtiyar maymun... (Si­hirbaza dilini çıkarır).

        İmparator .— Sen de nereden çıktın?.

        Maymun .— Ben mi ? Ben çoktan mevcu­dum. Sonra gelenler bunlar. Sizin ilk mürebbiniz ben değil miyim? Derslerimi ne çabuk unuttunuz?.. Benim sayemde kâinatı buldu­nuz...

        Sihirbaz .— Her şey alt üst oldu.. Her şey.

        Ayı .—Biçare adam... (Kollanan kucakla­mak ister gibi açar.) Acıyın efendimiz ona, sihirbaza acıyın!..

        Kurt .— Şüphesiz çok seversiniz değil mi efendimiz... (Sihirbazın etrafında dönmiye başlar)

        Sihirbaz .— Dursun efendimiz, dursun... Başım dönüyor.

        Kaplan .— (Sıçramıya hazır) Bir hüküm­darla bu tarzda konuşmak... Küstah... Hid­det buyurun efendim, hiddet...

        Fil .— Sakın efendim, sakın...

        Arslan .— (Kendi kendine) Bu kaplanı da hiç anlıyamadım... Sihirbaz o kadar ihti­yar ki... (Dışarıdan) Sonra dişlerim, hepsi sallanıyor, dişçi diş etleri çekilmiş diyor. Cıgaradan olacak şüphesiz...

        Fil .— Bende de bu nezle. (Aksırır).

        Kaplan .—  Benim de pençelerim... Vita­minsizlik diyorlar. Daima iltihap içinde... (Homurdanarak yere çöker, pençelerini yalar.)

        Ayı . — Bende de romatizma başladı.

(Sihirbaz kurtulduğundan memnun kenara çekilir.)

        Sihirbaz .— Nolurdu efendimiz biraz da insana alışsaydı...      

        Yılan .— (Sivri sivri güler) Hepsi ihti­yarladıklarından bahsediyorlar. Halbuki ben daima gencim... Ben gittikçe gençleşiyorum. Daima biraz daha gencim. Halkalarım her gün biraz daha çevikleşiyor. Suda aydınlık

gibi kayıyor, ormanda akşam gibi külçeleniyorum... Biçare mahlûklar (İmparatorun önünden kayar, toparlanır, şekil değiştirir)

        İmparator .— Zatıâliniz de bizdensiniz ta­biî.

        Yılan .— Hem de doğrudan doğruya efen­dimizden... Adeta çocuğunuz, en sevgili çocuğunuz...

        İmparator .— Yavaş söyle... Veliaht duy­masın. Kıskanır. Benim gibi değildir o. Hiç dinlemez... Ben artık filozof oldum.

        Yılan .— Ne çıkar? Herkes biliyor. Bu bir sır değil ki. Herkes dört yaşınızdan beri sizde olduğumu, beni en iyi tarafınızla bes­lediğinizi biliyor. Cigerinizin ortasında doğ­dum, orada büyüdüm. Büyük kardeşiniz bah­çede gezerken yavaşça boğanın ahırım aç­tığınız günden beri yanınızdayım. Anneniz kardeşinize ağlarken ben içinizde doğdum. Ondan sonra her gün biraz daha büyüdüm. Ben sizin en asil, en cömert tarafınızım, vic­dan azabınızım...

        İmparator .— Siz hiç bir şey unutmaz mı­sınız ?

        Yılan .— Siz unutabilir misiniz mi ki, biz unutalım? Ne tuhaf mahluklar bu insanlar... Sanki imparator olmanın ilk şartı nankör­lükmüş gibi... Unutacaklar, hizmetlerimizi unutacaklar... Düşünün bir kere, düşünün size ne lezzetli anlar yaşattım? Bütün öte­kiler, size insanlığınızı unutturan mahlûk­lardır. Halbuki ben, onu daima fırından yeni çıkmış bir ekmek gibi sıcak sıcak getir­dim.

        İmparator .— Sus... Sesini tanıyorum. Bü­tün yaraların içimde...

        Yılan .— Bakınız, efendimiz, bakınız, bir lâhzada nasıl güzelleştiniz, büyüdünüz. Şim­di güneşten daha parlak ve ay ışığından da­ha mânalısınız. Bir ayna, efendimize çabuk bir ayna getirin! Dünyanın bütün berrak sularını, en iyi yontulmuş billûrları, en cilâlı gümüşleri, yalnız rüzgârı ve yıldız parıl­tılarına tanıyana dağ buzlarını getirin! Efendimiz hatırlıyorlar, efendimiz kendileri­ni seyredecekler...

        İmparator .— Mel’un...

        Yılan .— Öyledir efendimiz. Başlangıçtan beri. Kader icabı... Ne yaparsınız efendimiz! İnsanoğlu kendini ancak vicdan azabında duyabiliyor. Eğer onun ocağını beraberce beş­lemezsek neye yarar? Hilkatin hesap def­teri bom boş kalır.

        Eşek .— O kadar da değil ya! Vakıa yı­lanın hakkı var. Hatırlamak çok mühimdir. Vicdan azabı ruhun bir nevi kanadıdır. Lâ­kin zekâyı, hür ve ağır başlı düşünceyi de unutmamalı...

        İmparator . — Korkarım, onlar da senin payın...

        Eşek .— Evet efendimiz... Müsaadenizle efendimiz...

        İmparator .— Demek ben, bir eşekle dü­şündüm... Bir fille doydum, bir ayıyla acı­dım, bir kurtla sevdim. Fena bir yekûn de­ğil.. Hiç te fena değil! Peki şimdi benden ne istiyorsunuz?

        Hepsi birden .— İzninizi efendim... İzni­nizi.

        Fil .— Artık ihtiyarladık ve yorulduk. Yıllar bizi yordu, kâfi derecede hizmetiniz­de bulunamadığımızı sanıyoruz, affımızı ri­ca ediyoruz.

        İmparator .— Demek hepiniz gideceksiniz. Bu kadar emektar ve sadık dostların hepsinden ayrılmak... Biliyor musunuz kİ, içime âdeta hüzün çöküyor. Hepinizden birden ayrılmak! Garip şey, sizden iğreniyo­rum. Fakat gitmemiz beni üzüyor. Bu hepi­nizin birden kararı mı?

        Kurt .— Bendeniz bir müddet daha kala­bilirim sanıyorum...

        Ayı .— Ama bensiz ne yaparsın?..

        Kurt .— Sahih sensiz ne yaparım? Haki­katen ne yaparım?

        Fil .— Hakikatte hepimiz ihtiyarladık efendimiz! Mürüvvet gösterip bizi affetseniz!

        İmparator .— İyi ama siz hep kendinizi düşünüyorsunuz! Beni hiç düşünmüyorsunuz.. Böyle hepiniz birden giderseniz ben tek başıma ne yaparım? Görüyorsunuz ki bütün

ömrüm sizinle geçmiş! Yapa yalnız, bu ih­tiyarlık günlerimde...

        Hayvanlar .— (Hep birden) Siz de dinle­nirsiniz efendim... Dinlenirsiniz...

        (Salonda ışıklar gittikçe sararır. Dışarıdan başka hayvan sesleri, sabırsız, yürüyüşler duyulur.)      

        İmparator .— Dinlenmek, yani...

        Fil .— (Büyük bir cesaretle,) Yani efen­dim, ölürsünüz. (Hüngür hüngür ağlar).

        İmparator .— Alçaklar, zalimler, küstah köpekler... Beni ölüme mahkûm ediyorsunuz -ha Yapacak o kadar işim varken... (Eli kı­lıcının kabzesinde dolaşır) Ölüm... Fakat niçin olmasın? Mademki ölüm bir hayvan ahırının kapısını açmak, leş gibi kokan bir yığın mahlûku kovmakmış! Niçin olmasın? (Yavaş yavaş tahta çıkar, maiyeti etrafına toplanır) Mabeyinci... Yalnız kalmak istiyorum… Siz değil, bu hayvanlar gitsin... Öte­kilerle, kapının önündekilerle beraber... Ahırı boşaltıyorum.

        (Tahta uzanır ve gözlerini kapar. Bir ışık oyununda imparator gençleşmiş gibi­dir. Etraftaki eşya yaradılışın ilk lâhzası imiş gibi güzel ve parlaktır. Bu aydınlık ve kamaşma içinde perde kapanır).