T.C. KÜLTÜR VE TURİZM BAKANLIĞI Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Müze Kütüphanesi

Varlık Dergisi Sayı 421 - Yıl 1955 Her Ay Bir Konuşma Ahmet Hamdi Tanpınar Anlatıyor


                                                        HER AY BİR KONUŞMA
                                   
AHMET HAMDİ TANPINAR ANLATIYOR

                      Konuşan: Mustafa BAYDAR

        — Siz bir konuşmanızda şiirin tarifi güç­tür, demiştiniz.

        — Bilmiyorum, belki söylemişimdir. Her halde şiirin bir yığın tarifi yapılabileceğinden çok bahsettim. Fakat, bu kadar inceliğe git­meye lüzum var mı? Onu Moltêre’in felsefe hocasının yaptığı gibi nesirden ayırmak kâfi­dir zannederim. Belki, ufak bir çizgi daha ilâ­ve edebiliriz: Nesirde söylenmesi imkânı olmıyan, yahut söylenmesi için nesrin rahatlığıma muhtaç olmıyan şeylerin sanatı da diyebiliriz. Herhalde, benim için evvelâ bu tarafından ay­rılır. İyi bir şiir nesirde daima eksik, az tat­min edici ve hattâ lüzumsuz ve bozulmuş şek­lini arar görünür, Omiros’da kendi vücudunu arıyan Ahileus gibi.. Bu, dilin içinde insanı bütünile aramaktır. Dilin çığlık, şekil (geş­talt) ve nağme oluşu. Bunları nesre tek baş­larına nakledin, ortaya tahammül edilmiyecek bir şey çıkar. Çünkü nesir , düşüncenin ta kendisidir. Şiir ise kendi şeklinin peşinde­dir. O, dolayısiyle konuşur. Şüphesiz bunun aksi olan eserler de vardır. Hem de çok bü­yüklerinden. Fakat onlar da eninde sonunda, sadece dilin imkânlarından gelen güzelliği ve­ren o saf taraflarına, yani beş on mısraa iner. Asıl hava onların etrafında teşekkül eder. Halk bunları seçer. Eski destanları böyle ayıkladı.

        —  Yani şiir hiç bir şey söylemez mi?

        —  Söyler, elbete söyler. Hem daha çok söyler. Fakat bizi kendi içimizde konuştura­rak... Bütün şekiller gibi varlıklar ile konu­şur.

        —  Bu tarif biraz dünkü şiire ait değil mi? Böyle saf bir şiir anlayışı...

        — Tabiî ben şiirin, kendisinden bahsediyo­rum. Bugünün veya takvimdeki herhangi bir tarihin anlayışından bahsetmiyorum. Ona ba­karsanız her devrin şiir anlayışı var. Seyit Vehbi zamanında şiir, nükte, cinaslı söz, maz­mun, yahut aruzun çuvalına alelacele tıkıl­mış söz sanılırdı. Ama, şiir diye insanlığın ta­nıdığı, seçtiği, ayırdığı ve unutmadığı bir şey de var dünyada... O, duruyor, gelişiyor, dai­ma kendi eşi olan soyunu yaratıyor. Ve bu şiirin de her dile göre kaideleri ve hususiyet­leri var. Mevcut olması için onları arıyor ve istiyor. Şiir dilin çiçeğidir.

        —  Şu halde, siz kafiyeye, vezne, hattâ şek­le, bir zaruret gibi bakıyorsunuz.

        — Onlar oyunun şartlarıdır. Yani işin için­de ve esasında mevcut şeyler. Hiç oyun oynıyan çocukları seyretmediniz mi? Nasıl kai­delere, riayet için kıyamet koparırlar, “Kar­deşim olmadı...” diye birbirlerini yerler. Ak­si takdirde kendilerini veremezler işe de onun için. Çünkü oyun oynadıklarını bilirler. Onun ciddiyetine inanmak, o zahmete katlan­mak için gizli mukaveleye riayet ederler. Sa­nat da oyun gibi İçtimaî bir mukaveledir.

Ahmet Hamdi Tanpınar    
 — Ama kendiniz bu şartlardan çıktığınız oldu.

        Tanpınar güldü:

        — Ben modern, adamım da onun için!

        (Sonra daha ciddileştir) Aksi kabil mi? Bü­tün zahiri hürriyetler gibi o da beni kendine çekecekti tabiî. Fakat, doğrusunu ister mi­siniz? Daima, hattâ kompozisyon esnasında bile içimde bir şüphe kaldı. Hayır, fazla key­fi, fazla bana tâbi bu iş... Halbuki şiir sosyal­dir. Geleneğe bağlıdır. Şair asırlık şekillerin ve kaidelerin içinde kendini daha emniyette hisseder. Daha şahsî olur. Düşünün bir ke­re! Bir veznin etrafında başlıyan o ilk mıs­ra, onun içinizde kımıldanışı. O veznin, yani sesin birden size ait bir ritm oluşu, onu benim­seyerek emrine girmeniz. Kafiyelerimi tuttu­ğu ışıkta, onların uyandırdığı dikkatle adım adım yürüyüşünüz... Birden dilin içine düşer­siniz. Her kelimeyi ayrı ayrı bulmak, ayır­mak, birbirile kaynaştırmak lâzım. Yavaş yavaş kıt’alar veya büyük ritm cümleleri baş­lar. Temler birbirlerile karşılaşır, gelişir. Ni­hayet son mısra, büyük, geniş, bütün tecrü­beyi içine alan, yahut tamamlıyan, yahut o zannı veren o son işaret veya çığlık. Bu baş­lama, bu yürüyüş, bu bitişte şiirin, yani in­sanın, yahut dilin - zaten bu noktada araların­da fark yoktur, - sırrı teşekkül eder. Dünya yeniden kurulur. Evet her şiirde dünya yeni baştan kurulur. Musikinin bir başka eşi. Bu­nu yalnız şiirin ahengini, ritmini düşünerek söylemiyorum. Şiirdeki konuşmanın şekli mu­sikîye benzediği için söylüyorum. Şiir bir ika­meler sanatıdır. O da musikî gibi kendi mad­desini kendi şartlarile yaratır.

        — Bugünkü telâkkinin, bu musikiye ben­zer, onun aynı olan şeyleri, hattâ basit âhenk endişesini bile reddettiği söyleniyor.

        — Halbuki tamamile onun peşinde... Bü­tün sanatlar musikînizi peşinde. Ve hattâ bu yüzden tabiatlerini inkâra kadar gidiyorlar. Fakat bugün, bizi bu kadar meşgul etmeli mi?.. Yanlış söyledim tabiî… Demek istediğim şu: Bizim bu gün dediğimiz şey sadece bir estetik iddiası değil ki.. Bir devir, bir ce­miyet gibidir, onun bir yığın tarafları vardır. Ben nazım şekillerini yıkarak muasır olmaya çalışan yüzlerce şair bilirim ki, eskinin eski­sidir. Vasıf gibi şaka ile, zarafetle şiir yazar­lar. Kelime üstünde oynarlar. Biz bu günü başka yerde, yani kendisinde ararsak daha iyi olur, içimizde demek istedim, insanın huzur­suzluğunda. Bununla şiirin behemahal, bir şe­kil meselesi olması icab ettiğini de söylemi­yorum. Kendi inandığımı söylüyorum. Zaten cins şairler yavaş yavaş bu şekli kendiliğin­den bulmaya başlıyorlar. Ona ister istemez gidiyorlar. Onu yaratıyorlar.

        — İnsanın içinde, dediniz, bu sözü biraz açıklar mısınız?

        — Bugünkü insanın huzursuzluğunu kast­ediyorum. O, kendisini evinde hissetmemek­ten gelen yadırgama, o ifade ihtiyacı, yaptık­larından şüphe.. Hülâsa çivilerin yerinden oy­namış olmasam kasdettim. Asıl bugünü veren şey, bu huzursuzluk, tatminsizlik değil mi. Kelimelere hattâ dile inanmamak, her an kök­lere doğru gitmek, her an kendisini evirip çe­virmek, sökmek, tekrar takmak... Hattâ ar­tık takamıyoruz da.. Dağınık unsurlarımızın karşısında çırpınıp duruyoruz, yahut onları orada bırakıp kaçıyoruz.

        — Sizin hikâyenizdeki Abdullah efendi gi­bi. Hani kendi zerrelerini toplar.

        — Evet, kendi zerrelerini toplar.. Ama Ab­dullah efendi 1935 de yazıldı. Bugün yazılsay­dı onu da yapmazdı. Belki de bu şekilleri yıkmaya bu kadar ısrarla çalışmamızda bu­nun da tesiri var. Sonra devrimizin münev­verinde başlıyan o garip hastalık. Behemehal kendisinin dışına çıkmak kalabalığa karış­mak, beklenmezi, bulmak ihtiyacı... Hakikat­te bugünün entellektüeli çok güç bir iş yük­lendi. Kendisini lüzumundan fazla sorumlu addediyor. Durmadan itham ediyor, durmadan bırakıyor. Hani masallardaki gibi... ormanın etrafına bir ip sarıp taşımaya çalışan kahra­manlar gibi bütün hayatı yüklenmiye çalışı­yor. Beni İsrailin İsa’dan evvelki devrine ben­zedik. Her köşede bir saat evvel giydiği pa­çavralarının içinde dövünen bir Peygamber var. Şüphe Peygamberi, iman Peygamberi, vazgeçme Peygamberi. Hristiyanlıktan, hat­tâ İslâv mistiğinden geçmiş, Hristiyanlıktan gelen bir nefis ithamı. Ben hastayım, binaena­leyh varım. Halbuki Descartes, yani Avrupa, düşünüyorum, binaenaleyh varım, diyordu. Ve adı konmamış şeylerin peşinde değildi. Böyle bir şeye rastladı mı lâtince lügatini açar bir ad bulurdu. Bir ad ki, tarifin ta kendisi olurdu. Bakın, demin benden şiirin târifini sordunuz. Şiirin sanatın târifi kendi adlarındadır. Kelimeler köklerine indikçe eşyayı ve insanı verirler.

        Evet Avrupa diyordum. Avrupa, zaruretle­re isyan etmez, onları tanıdıkça, yeneceğine inanırdı. Avrupa.. O, hiç Şark değildir.

        Bittâbiî, bunun bir kısmı da taklid. Bir has­talığı bütün ârazile taklit. Farkında olarak veya olmıyarak. Netice ne oluyor! Ya insan tek haneli bir rakama iniyor, yahut dağılıyor. Ama, neticenin böyle olması vakıânın varlığından bizi şüphe ettiremez, değil mi? Ne de hazzından. Çünkü bir kısmını kendimiz icad etsek bile karışığın, elle tutulmazın, inkâ­rın, kendini dönülmez yollarda, karışık rüz­gârların elinde hırpalanır görmenin, nev’inin yegânesi tecrübelerin adamı hissetmenin de bir hazzı vardır. Asrımız ki, dışından bakın­ca, büyük fikirlere, inançlara inince o kadar sosyal görünür, bu meselede, bütün tarih bo­yunca görülmemiş kadar ferdiyetçidir. Ne ya­zık ki, san'at sosyal'dir ve sosyete akıldır, nizamdır, devam zinciridir.

        Bunları söylerken insan, yalnız huzur için­de, sabit kıymetlerle iş görür demiyorum. O cinsten bir huzur ölümün ta kendisidir. Hat­tâ daha beterdir. İnsan değişmezse çürür. İn­sanlık değişir. Nesilden nesle daima değişir. Fakat meseleleri müsbet almak şartiyle. Bu Diyonozos ile Apollon’un karşılaşmasıdır. Toprak elbet besler, fakat yalnız kökü besler, tohumu çürütür, o kadar. Üzüm ve buğday ise, güneşin altında olur. İşte onun için san’atta şekilciyim, yani kendimle mücadelede­yim.

        — Huzur romanını yazdığınız ne kadar bel­li...

        —   Mesele ,eski masalları iyi okumakta. Ti­tan ve ifrit her zaman vardır. İnsanın içinde her lâhza uyanır. Hakikatte onlar bizim zen­ginliklerimizdir de. Fakat kayıt altına al­mak şartile. O zaman hür olarak karşısına geçeceğimiz malzeme olurlar. Biz bugün on­lara yardım ediyoruz. Edebiyattan kaçalım, derken daha kötü bir edebiyat yapıyoruz. Ama hep böyle değil tabiî... İşin içinde tesadüfün fazla girmesine rağmen yine de eserler çıkıyor. Çünkü insanoğlu elindeki işe kendisini geçirmesini biliyor. Başlarken inkâr edilen dikkat kendiliğinden işin ortasında uya­nıyor.

        — Sizce dehânın miyarı nedir?

        — Dikkat... İnsan dikkatidir. Dikkati nisbetinde büyüktür, kuvvetlidir. Çünkü dikkat bize, eşyanın ve kendimizin kapılarını açar. Rilke ne güzel söyler. Ağaç şiiri mi yazacak­sın, der. Aylarca ağaca bak, nizamını içine naklet. O sende, kulaklarında ve gözlerinde kurulsun, der. Hayır, bu son kısmı orada söy­lemez. O son sonelerdedir. Ne şair ama... Ter­cümeden okuduğum halde -Almanca bilmem- hayranım Bakın burada da bu meseleye dö­nebiliriz. Hiç de aslının güzelliğine erişmiyen tercümelerle bir şair nasıl sevilir? Düşünce­si için mi? Elbette ki, hayır. Seviyorum, se­viyoruz, çünkü Rilke, cins şair olarak düşün­cesini, kendisinin olan bir tekniğin emrine ver­mek suretile o kadar değiştirmiş ki... Anlıyor musunuz, şekil, ruhu ve muhtevayı öyle benimsemiş ki, kendisi dağıldığı halde yine de bir şey kalmış. Yani şekil, ruhu yaratmış. Canım öyle değil mi! Biz şeklimizle mevcut değil miyiz? Şeklimizle yani vücudumuzla... Bütün kabiliyetlerimiz vücudumuzdan gelmez mi?

        — Demin üzüm ve buğdaydan bahsettiniz?

        — Zeytin ve inciri de koyabilirdim. Çünkü Akdenizliyim. Biz Akdeniz insanıyız. Türk kültürü Akdenizlidir. Eski medeniyetimizin modalarına mukavemeti, onlarla mücadelesi de buradan gelir. Biz esersizlikten şikâyet ederiz. Nasıl eser olsun ki, bu modaları bütün taklide rağmen benimsememiş, gizliden gizli­ye ona isyan etmiş. Ve sonunda işi şakaya ve tam oyuna götürmüş. Evet, Akdenizliyiz. Yahya Kemali biraz da bunun için severim. Bu hakikati bulduğu için. Camus’den çok evvei

                           Duydumsa da zevk almadım İslâv ke­derinden!

dediği ve ondan evvel, çok gençken Çamlar Altında musahebeleri yazdığı için. Nedime Tahmisindi , de bunu ayırır.

      —  Akdeniz size bir çok şeyler duyuruyor ve düşündürüyor galiba..

      —  Adalar Denizinde bir dolaşın, anlarsı­nız. Ben 1920 de Antalya'ya denizden gittim. Hem 10 gün sürdü bu yolculuk. Vapurla git­tik ama, bir yığın iş çıktı. Bekledik, yavaş yürüdük. O zaman çok cahildim. Fakat kör değildim tabiî, gördüm. O güneş altındaki vu­zuhu gördüm. Ne hacet, İstanbul, bütün sahil­lerimiz böyle. Ve her adanın ta uzaklardan çıkışı, bütün kenarlar ile büyüyüşü, o şaşırtı­cı nisbetler ve renkler. İnsan ister istemez, her şeyi, kendi zihninden ve elinden çıkmış gibi kabul ediyordu. Her şey insandı, insana dönüyordu. Herşey, her şey sanki akıldı. Ve tabiî, çıplak ve güzel vücuttu. Herşey insana, sen ve yalnız sen varsın, diyordu. Yalnız se­nin düşüncenin ve vücudunun nizamı var, di­yordu.

        —  Bazan realitenin dışında veya üstünde gibisiniz.

        —  Anlaşılıyor, benimle adamakıllı kavga etmek istiyorsunuz. Bilâkis... Yani hem evet, hem hayır. Yalnız beni realite prensiplere gö­türür. Yavrum, ben biraz eski adamım, yani takvimin adamı değilim. Ben komedinin ko­medi olduğuna, şiirin şiir, hikâyenin hikâye olduğuna, nemlerin aralarında bir silsile bulunduğuna inanırım. Şiir benim için br iç âlem nizamıdır. Yapabilir miyim, ne dereceye ka­dar yaparım, o ayrı bir mesele.

        Tabiî bu demek değil ki, trajedi, Racine gi­bi yazılır. Hayır, bu gülünç olur. Trajedi bu­gün belki de yazılmaz. Yazılırsa az çok Gi­raudoux gibi yazılır, veya Gide gibi yazılır. Yani kaidelerine, şartlarına riayet etmek şartlarına, fakat yeniden yazılır. Daha doğrusu hiç kimse gibi yazılmaz. Yalnız insan taliînin, büyüklüğünü vermek için yazılır. Onun şartı budur.

        — Avrupa’dan bahsederken Şark değildir, dediniz. Halbuki siz Şark’ı sevdiğinizi pek in­kâr edemezsiniz.

        —  Elbette severim. Evvelâ tarihimle bağlıyım, sonra ondan ayrıldığım, tek meselem ol­duğu için severim. Bazen bir zenginliği, bazen alıştığım bir hastalığı sever gibi severim. Yalnız bir noktayı unutmıyalım. Bu sevgi bi­zim için bir nevi evvel yaşanmış hayattan kalma sevgidir. Yani artık Avrupalı olduğum için severim. Yani tefsir ederek severim. Bunda da bir fevkalâdelik yok. Her nesil ma­zinin tefsirini yapar. Sevmek, daima hususî bir bakış tarzıdır.

        —  Yahya Kemal’de mazi hasreti var, di­yorlar.

        —  Süleyman Nazif'ten gelme bir söz. Bir de Ziya Gökalp’ten. Fakat tabiî yanlış, Bilâ­kis yarının" hasreti var. Deniz Türküsü'nü okumadınız mı? Biz o zamana kadar milleti­nin mazisini bilen edebiyatçıya rastlamadık da onun için. Avrupada büyük sanatkârlar az çok bir kültür erüdisidirler. Bizde... Bugünün en modem adamını açın, adım başında tarih­ten ize bahseder. Hattâ sol tanınanlar bile. Çünkü tarih, şahsiyetin ta kendisidir. Aragon’u okuyun. Fransa tarihinden çıkar mısı­nız, görün. Malraux’yu gördünüz. Asrın en büyük san’at tarihini yazdı. Dedim ya, tarih, şahsiyetin kendisi, hiç olmazsa, kaynağıdır. Onsuz insan teşekkül edemez, öyle bir yalnız­lığa düşer ki. Konuşmak bile imkânsızlaşır. Onun için nesiller ve fertler daima mazi ile meş­guldürler. Daima tarihin karşısında vaziyetle­rini tayin ederler. Sabahaddin Eyüboğlu’nun Yeni Ufuklar’da bu bahse dair güzel bir yazısı çıktı. Başka türlü nasıl olur canım? Ben tek başıma yaşıyabilir miyim?. Ben bir oluşun parçası, yarın ortaya geçecek son halkasıyım. Zinciri tanımazsam olur mu? Yahya Ke­mal'deki tarih de bu. Yalnız o ayrıca tarihçi­dir de. Ve galiba en iyi tarihçimiz. Fakat herşeyden evvel realisttir. İlk büyük realisti­miz bence odur. Yani içimizde hayata aldan­madan bakan tek adam. Onun için ütopya kurmaz. Aldanan insan korkunç bir şeydir. Çünkü etrafını aldatır, yıkar. Mazi daüssılası ve Yahya Kemal.... Bu bir dost şakasıdır. Bi­raz da gelenekte mevcut olmıyan bir şeye, rüya adamı ve derbeder sanılan şairin ağzın­da hakikî bilgiye rastgelmekten doğan bir şaka. Ha, şu var. O kendi hislerini ve aktüalitelerimizi zaman zaman maziye nakletti. Ama, bunun için mazide yaşıyor, demek, iyi ama bu, Les Fêtes Galantes'ı yazdığı için Verlaine'i asrında yaşamamakla, itham et­mek olur. Halbuki Verlaine, devrinin ve bu­günün bütün bir tarafıdır... Yahya Kemal şii­rimizde bir devam zinciri kurmasını istedi. Bu da tabiî hakkı idi. Hattâ tarihî rolü idi, Bugünkü gençler bunu başka şekilde folklo­ra giderek yapmak istiyorlar.

        — Gençleri seviyor musunuz?

        — Tabiî... Hem çok. Cesaretlerine ısrarla­rına bayılıyorum. Onlarla konuşurken onların yaşındaki zamanımı hatırlıyorum. İcabında üstünde oturduğum kahve sandalyelerini silâh gibi kullandığım zamanları. Kahveciler bun­dan epeyce şikâyetçiydiler. Ama ben ahmak­lığa kızardım, yani kapalılığa. Galiba gabavet denen şey beni daima çıldırttı. Gabi adam ne kolay haksızlık yapar! O, bütün insanlığa hakaret gibi bir şeydir. Bir de hiç bir zaman sanatın üstünde bir şey görmezdim. Onun baş­ka şeylerin emrinde olmasını istemezdim. Hat­tâ hayatımın bile san’ata fazla girmesini iste­mezdim. Hâlâ da öyleyimdir. Şair her şeyini şiirde ve san’atta bulmalı. Giderse san'attan onlara gitmeli. Muzalar, Tanrı kızlarıdır, esa­rete gelmezler. Değişirler. Allahısmarladık bile demeden giderler. Haberiniz dahi olmaz gittiklerinden. Bektaşi dedesini yakmışlar, bir de bakmışlar ki, ateşin içinde yalnız tacı ile hırkası kalmış. Onun gibi bir şey. Elinizde sadece iyiniyetleriniz kalır.

        — Ama insan mes’uldür demiştiniz. Hattâ sık sık söylersiniz.

        — İnsan herşeyden evvel mes’uliyet duygu­sudur. Evet. Ama bu mâni değil ki. İnsan, insan taliinden mes’uldür. Fakat şair, şiirin­den de mes’uldür. Zaten iyi şair bunu kendi­liğinden halleder. Sembollerini, dünyasını öyle kurar ki şiirinde, bütnlüğü ile kendiliğinden oraya geçer. Bandelaire, Rilke, Valéry, Verlai­ne, Yahya Kemal öyle değil miydiler?..

        — San’at eserinde, san’at kaygusundan başka bir endişeye yer verilmeli mi? Sanatın esas fonksiyona sizce ne olmalıdır?

        — San’at eserinde, san’at kaygusundandir. Ama bu, meselesiz olmak demek değil­dir. İnsan, kendi meseleleridir. Ben herhangi bir dâvanın açıkça müdafaasını yapan eser­den hoşlanmam. İnsanı bütünü ile ve alan ve arasından meseleleri veren eseri tercih ederim.

        — Nasıl çalışırsınız?

        — Şiirde mısra mısra, zannederim ki, bu en iyi şeklidir, fakat nesri bozuyor. Yani cüm­le cümle yazıyorum. Binaenaleyh bazan ter­kibin bütünlüğü kayboluyor. Daima develope ederek (geliştirerek) çalışırım. Cümle çok de­fa sahife, sahife forma olur. Çok tashih ya­parım. Kökünden değiştiririm. Daha ister misiniz? Alıştığım kalem, alıştığım kâğıt, masamın oturduğum köşesi, yalnızlık, hülâ­sa, bir yığın itiyadlarım ve tiryakiliklerim vardır. Kendime karşı daha hür olarak çalış­mayı isterdim.