T.C. KÜLTÜR VE TURİZM BAKANLIĞI Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Müze Kütüphanesi

Varlık Dergisi Sayı 477 - Yıl 1958 Cahit Sıtkı'ya Dair Hatıralar

CAHİT SITKI'YA DAİR HATIRALAR                                                                                                  

                                     Ahmet Hamdi TANPINAR

Cahit Sıtkı'yı tanıyanlar onun gözlerini mutlaka hatırlarlar. Küçük, esmer, çinli yüzü daha ziyade bu gözlerle, onların bakışlariyle canlanır, onlarla yaşar, konuşur, dinler, hattâ bazı anlarında, acaip ve tatlı, son derecede dokunaklı, âdeta kadınca, daha iyisi bir çeşit melek güzelliği kazanırdı. Cahit bu bakışlarla size gelir, içinizden bir şey gribi size yerleşir, sizden bir parça, hatta biraz da azaplı bir şey olurdu. Çünkü az münakaşa eden, kızmayan, darılmayan Cahit'in gözlerinden bazen de size bilmediğiniz günahları yükleyen parıltılar ge­çerdi.

Kendisine ve etrafına böyle af edemediği şey neydi? Bunu ona sormadığıma şimdi ne kadar pişmanım. Belki de bu kaderini sezdiği içindi. Türkçeyi o kadar güzel konuşturan şairin ay­lar ve yıllarca en basit şeyleri bile söylemekte aciz kalması, her ağız açışında gölgesini ve rengini zamana fırlattığı eşyanın adını bile ha­tırlamadan yıllarca yaralı ceylân bakışlariyle yaşaması kadar hazin ne olabilir? Ona türkçe­yi yeniden ve kelime kelime öğretmeğe başladıklarını haber aldığım zaman nasıl içim burkulmuştu. Talihin insan oğlu ile bundan zâlim alayı olamazdı.

Cahit'i ilk şiir kitabının çıktığı günlerde tanıdım. Bir akşam Degüstasyon’a gittiğim za­man daima oturduğumuz masada çelimsiz, fakat sevimli bir delikanlı gördüm. Peyâmi Safa bizi tanıştırdı. Yerimi yadırgamış gibi bü­zülmüş, daha doğrusu kendi içine toplanmış, bizimle konuştu. Galatasaray’ı bitirmişti. Ya­şına göre çok iyi okumuştu. Frenkler gibi bizi de çok iyi tanıyordu. Buna rağmen ‘‘beni o kadar şaşırtan şiirlerin sahibi bu mu?" diye düşündüm. Sonra birdenbire bir lâf geçti. Ca­hit de hepimiz gibi güldü. El avası kadar kü­çük yüzü aydınlanıverdi. Bu gülüşün tatlılığı­nı nasıl anlatmalı? Birdenbire o şiirleri, onla­rın alaca karanlığını o şiirlerdeki derinliği an­cak bu tarzda gülebilen, insana bu bakışlar­la bakan, bu kadar saf olmasını bilen bir in­sanın yazabileceğini anladım. Cahit, hiçbir günahın kirletemiyeceği yaratılışta insanlar­dandı. Onun için düşmüş bir melek gibi ye­rini yadırgıyarak yaşadı ve bizim görmediği­miz kanatlarından tutuşarak öldü.

Daha o gece Cahit’in alkole bizden çok baş­ka türlü, bir çeşit ihtiyaçla gittiğini, gördüm. Sanki içindeki başka birinin susuzluğunu gide­riyordu. Tuhaf ve damla damla denebilecek bir konuşması, çolpa ve hoş el işaretleri, kesik kesik, ağız boşluğunun neresinden geldiğini tayini güç olan bir gülüşü vardı.

O geceden sonra sık sık buluştuk. Pek az insan onun kadar dostluk ihtiyacında idi. Pek basit işleri bile mesele olurdu. Mülkiyeye gi­rişi, okuma yılları hep biraz da kendi miracı­nın azdırdığı meseleler haline girerdi. Gittikçe sağlamlaşan şöhreti, geniş aile muhitinin te­sirleri, sevimliliği ve uysallığı, yahut mesele yapmadığı zaman dış âleme kayıtsızlığı ona bir çok kapıları kendiliğinden açıyordu. Fa­kat derbeder mizacı, bizlerden gizlediği hiddet ve feveranları istediği gibi yaşamak ihtiyacı bu kapıları kendi farkında olmadan bir bir kapatırdı. Denebilir ki Cahit, ömrünün büyük bir kısmını kendi kapattığı bu kapılan önünde yaşamıştır.

  Tanpınar    

Bununla beraber hayata bağlıydı. Hiç gizle­meğe çalışmadığı, hattâ karşısındakinin bilmesini ve hesaba katmalarını istediği ihtirasları vardı ve eserlerinin aksini ciddiyetle takip eder, şöhretini tesadüfe bırakmaktan hoşlanmazdı. İlk kitabının çıktığı haftalarda hemen bütün edebiyat âlemimizi şahsen tanımıştı. Cahit Sıtkı kadar kitaplarını kelimeleri büyük bir dikkatle seçilmiş ithaflarla dostlarına ve edebiyat âlemine gönderen muharririmiz azdır. Rahmetli Ziya Osman'a yazdığı mektuplar, bü­yük dostluklara ne kadar müsait olduğunu ve edebiyatı ne kadar ciddiye aldığını gösterir.

Bir ara behemehal bir yolunu bulup Avrupa'ya gitmesi için çok ısrar ettim. Her defa­sında bu işin neden olamadığını bana uzun uzun anlatırdı. Hayatının bir çok güçlükleri galiba köklü aile muhitinin şairi ve yaşayış tarzını bulduğu gibi kabul edememesinden geli­yordu.

Şair dalma bir anlaşmamazlıktır.

Garip şey, İstanbul'da kaldığı müddetçe sık sık buluştuğumuz halde şimdi hafızamda ona dair bir yığın enstanteneden başka bir şey bu­lamıyorum. Diyebilirim ki Cahit, bana sadece zaman içine serpilmiş yüzleriyle geliyor. Bir akşam üstü kol kola Eminönünden Galata’ya geçtiğimizi iyi hatırlıyorum. Köprünün tanı ba­şında ona şiirde kıt'a tekniğinden bahsetmiş­tim; daha doğrusu kefiyenin mafsalı üzerinde kıt'anın âdeta plâstik dönüşünden. Sonra bir ara Köprüden denize bakmıştık.. Cahit bana yeni bir şiirini okumuştu. Fakat akşamı ve geceyi nerde geçirdiğimizi bir türlü hatırla­mıyorum. Beyoğlu'na geçer geçmez hemen ay­rıldık mı, yoksa çok defa yaptığımız gibi Degüstasyon’a, yahut da şimdiki Baylan'ın ye­rinde bulunan Tokatlı'ya mı gittik?

İkinci harbden evvelki yıllarda Degüstasyon hemen hemen bütün edebiyatımızın toplan­dığı yer olmuştu. Nâmık İsmail, Profesör Mü­nir Bey, Ağaoğlu Ahmet, Mustafa Şekip Tunç, Arif Dino, (Ölüm nasıl etrâfımı talan etmiş), Abidin Dino, Peyami Safa, Hilmi Ziya, Çallı sık sık burada birleşirdik. Buraya zaman sa­man Yahya Kemal'in de geldiği olurdu, Yahya Kemal, Cahit Sıtkı ve Arif Dino'nun bir masada beraber olduğumuz gecelerden birini çok iyi hatırlıyorum. Cahit’in Şairin Ölümü pillini Yahya Kemal çok sevmişti.

                Bütün bahçeler kilitli

                Anahtar Tanrıda kaldı.

Bu mısralarda halk şiirimizin bütün iyi ta­rafı vardı. Ve üstelik her mânasiyle de yeniy­di. Cahit bu şiirin sesini uzun müddet devam ettirdi. Arif Dino o sıralarda kendisini at kuy­ruğu telinden kalemlerle çizdiği o çok güzel desenlere vermişti. Yazık ki, devam etmedi. Kahveye gelir gelmez daima elinde taşıdığı çini mürekkebi hokkasını ve fırçalarını ma­sanın üzerine yerleştirdi. Gözlüklerini kaşları­nın üstüne itti ve sürrealizm ile ezoterik nazariyelerin birbirine karıştığı, bir ucu simyaya dayanan çetrefil bir estetiğin izahına başladı. Fakat Ârif’in düşüncesi bulutlarla saraylar in­şa eden acaip bir mimara benzerdi. Saraha­te hiçbir suretle gelemezdi. En bildiği ve an­latmasını en fazla istediği şeylerin dahi bü­yük bir kısmını iç gözleriyle görmek ona ye­tişirdi. Yahya Kemal'in çok sarih cevaplar is­teyen sualleri karşısında bu sefer de öyle oldu. Cevaplar gittikçe müphemleşti. Ârif o gece bize kırmızı ve karabiberi! votka içmeyi öğret­ti. Cahit’in bir kaç defa bu keskin usulü tat­bik ettiğini gördüm.

Tokatlı’da daha ziyade Yahya Kemal’in et­rafında toplanırdık. Bu lokanta'da Davit efen­di isminde çok sevimli ve ses şairine gerçek­ten hayran bir metrdotel vardı. Yazık ki Da­vit efendi'de bu hayranlığının çok ters netice­leri olurdu. Yahya Kemal’i görür görmez bir­denbire iş güzarlığı tutar ve üst üste çolpalık­lar yapardı. Bu yüzden sık sık azarlanır son­ra da çok cömert bahşişler alırdı. Tokatlı’da Davit Efendi olsun, diğer garsonlar olsun bize sadece hizmet etmekle kalmazlar, fırsat bul­dukça -tıpkı hizmet bahanesiyle masamızın et­rafında dizilirler, Yahya Kemal’i dinlerlerdi. Sohbetin kepenkleri indirildikten sonra da sa­atlerce sürdüğü gecelerin birinde Yahya Ke­mal garsonlara ve Davit Efendi'ye, "Eğer bu sefer de âlim olmadınızsa artık bu işten vaz­geçelim!” diye vedâ etmişti. Davit bu sözü hiç unutmadı, ölümünden bir kaç ay evvel o za­man işlettiği Cumhuriyet kahvesinde bana gü­lerek: “Olamadık, gitti...” diye hayıflandı. Ya­zık artık ne İstanbul tarafında, ne Beyoğlu'nda edebiyatçıların toplandığı kahve hemen he­men kalmadı.

Erken ölümüne o kadar hayıflandığımız İl­hami Safa'nın çıkardığı Kültür Haftası mec­muasının bir kaç toplantısı Tokatlı'da oldu. Yine aynı sırada bir apartmanın birinci ka­tında şimdi adını unuttuğum barla kulüp ara­sı bir yerde toplantıya devam ettik. Bu barda sık sık rastladığımız, yüzünde yara izi bulu­nan genç ve güzel bir kadından Cahit’in hoş­landığını da çok iyi hatırlıyorum. Bu kadının Baudelaire’in siyah Venüs’ünü hatırlatan sı­cak esmer teni ve yine siyah büyük gözleri ve garib, iştihalı bir sesi vardı. Cahit Kültür Haf­tasında galiba biraz da benim ısrarımla Tho­mas Mann'ın Venedik'te Ölümü’ünü tercüme et­ti. Kitabın Fransızcasını kendisine, iyi bilmi­yorum amma, ben verdim gibime geliyor. Ya­hut da bulamadığını için üzüldüm. Hülâsa ki­tabı elde ettikten bir iki gün sonra ona An­kara caddesinde rastladım. Yüzünde o tatlı gülümsemelerden biri vardı. Romanı beğenmiş­ti. Bu tercüme galiba yarım kaldı. Yahya Ke­mal’in edebiyatımızda uzun zaman münakaşa konusu olan (Mektepten Memlekete) formülü Kültür Haftası’ndaki bir konuşmasındandır.

Bütün bu toplantılarda Cahit Sıtkı çok defa bulunurdu. Sessiz sedasız durur, sanki büyük tereddütleri yenerek konuşmaya bir kaç kelime ile katılırdı. Bu sessizlik benim için asıl vasfı olmuştu. Halbuki bilhassa aşrı sarhoşlukların ­da çok gürültülü bir neş’esi olduğunu işitirdim. Buna rağmen Cahit Sıtkı'da içine gömü­lü bir taraf vardı. Şiirimize asıl getirdiği de bu tarafıydı. Onun, eseri türkçede bütün bir mahremiyet havasıdır. Şu şartla ki, Cahit bu intimisme’i bütün insanlığa doğru genişletme­sini bilmişti.

İkinci Dünya harbinin başlarına doğru o ka­dar istediği Avrupa seyahati tahakkuk etti ve Cahit çok sevdiği ve çok iyi tanıdığı BaudeIaire'ın ve bilhassa Verlaine'ın yaşadığı mem­lekette, Paris’de bir buçuk sene kadar kaldı, dönüşünden sonra Ankara devresi başlar.

Dönüşten sonra Cahit'i çok az görebildim. Ankara'da yeni dostlar bulmuş, kendi etrafın­da bir gir muhiti toplamıştı. Her gece birleş­tikleri lokantayı bildiğim halde buluşamadık. O benim evime nedense ancak bir defa gelebil­di. Ben Ulus matbaasına yakın bir yerde bu­lunan toplantı yerlerine iki defa gittiğim hal­de onu bulamadım. Tesadüflerimiz daha ziya­de yolda veya dost evlerinde oluyordu.

Son uzun konuşmamız Sabahattin Eyüboğlu’nun evinde oldu. Her lâhza mihverinden çı­kan bir münakaşanın doldurduğu gecelerimiz­den biriydi. Cahit bermutad münakaşaya he­men hemen hiç girmedi. Bütün gece. Benimle beraber oturduğu divanda, elindeki Pleiade baskısı Verlaine'i karıştırdı. Bir ara bize bir­kaç şiir de okudu. Okurken sesi titriyor, alkolin tesiri ile olacak iki de bir hıçkırık tutuyordu. O gece çok mu içmişti, bunu bilmiyorum. Fakat devamlı içtiği, içkiyi kendisine iklim yaptığı belliydi. Ara sıra duruyor, beğendiği mısraları tekrar ediyordu. Bu anlarda bakır­dan, küçük, bir kandile benzeyen yüzü içten aydınlanıyordu. Çünkü Cahit yalnız şiirle temas ettiği anlarda mes'ut olan insanlardandı. Bazan da bana, “Nasıl, üstadım?” diyerek ya­rı şaka, tariz ediyordu.

Aramıza şiir bahislerinde bir yığın anlaşmamazlık girmişti ve galiba benim saf şiir tara­fımda kalışımı, hele nesir yazmamı affetmi­yordu. Bu halis şair, şiirden gayrı ifade vası­tası tanımıyordu. Halbuki ne güzel ve ne ka­dar zevkli bir nesri vardı.

Cahit, Verlaine’i daima sevdi. İlk çağlarında­ki yerli kesirlerle -daha ziyade Haşim- sonra­dan keşfetti. Halk şiirinin havası hariç, üs­tünde en devamlı tesir şüphesiz Sagesse şai­rinden gelir. Şiir tekniği o kadar değişmesine rağmen ona daima sadık kaldı. Bu sevgide mi­zaç ve hayat itibariyle bir yakınlığın da payı olsa gerektir. O da büyük Fransız şairi gibi şiiri doğrudan doğruya hayatında arıyordu. Fa­kat hayattan gelenleri daha az işlenmiş, daha az değişmiş olarak veriyordu. O geceden ben­de kalan hayallerden biri de daima ayakta gramofonun önünde duran Orhan Veli'nin bir­kaç defa çaldığı Petruchka’yı Cahit'in her de­fasında yan uzandığı divandan doğrularak sanki yeni işitiyormuş gibi dikkatle dinleme­sidir.

Cahit Sıtkı ve Orhan Veli... Çok genç yaşlarında tanıdığım bu iki şairin ikisi de hiç bek­lenmedik bir çağda, uçan yıldızlar gibi hayatımızdan çekilip gittiler. Fakat eserleri bir mevsim gibi aramızda. Daha orta mektebin birinci sınıfında talebem olan Orhan'ı Cerrah­paşa Hastahanesinde son defa oksijen çadırının altında yarı çıplak, güçlükle nefes alır ve o kadar güzel hayallerini yakaladığı dünyamı­zı yalnız akı görünen gözlerinden boşanırken gördüğüm günü hiçbir zaman unutamam. Şii­rimize tatlı anlaşmazlığı ve lezzeti getiren ze­kâ gözlerimin önünde kendisi olmaktan çık­mıştı. Cahit’le, Orhan’ın şiirleri birbirinden çok aynıdır. Fakat aksiyonları ve istedikleri şey birbirine az çok benzer. İkisi de yerinin -bilmem bu mânada şiir ,için ne kadar lüzum­lu bir şeydir- peşinde idiler. İkisi de bir çeşit popülizmi istiyordu. Yalnız Cahit geleneklere daha derinden bağlıydı. Canı istediği zaman aruzu ve heceyi o kadar iyi kullanan Orhan ise daha kökten bir değişmeyi istiyordu. Ay­rıca Orhan'ın görüşünde büyük resme kadar giden bir çeşit teksif, dış âlemle daha derin bir temas vardı.

Cahit'e son tesadüfüm Ayaspaşa’da oldu. Ayak üstünde öpüştük. Güçlükle konuşuyor­du. Belki de bu güçlüğü hissettiği için gözleri yaşlanmıştı. Biraz sonra hastalık haberi geldi..

Cahit'in şiiri, ölümden hayata doğru geniş­ler. Belki de santimental yaratılışı, yahut da başka sebepler onda bu sanatın asıl kaynağı olan o atavik duyguya, her düşüncede türlü nikahlara bürünen büyük ve aslî korkuya gö­türüyordu. İnsan zihninin hallerini kozmik dramla birleştirmeğe çalıştığı ilk devirlerde bi­le -gece bir sebep değil, belki bir neticedir- bu sezilir. Daha sonraki şiirlerinde:

           Öldük, ölümden bir şeyler umarak

diyen şair, kuş, yaprak, çiçek, mevsimler, bü­tün lezzetler, insan sevgisi ve dost bağlılığı, kadın sevgisi, kendi yalnızlığı -bu izahı güç, şair yalnızlığı- bütün etrafı, masası, pencere­si, her şeyi, hepsini çok kesif bir yaşama aşkı­nın evvelden kazanılmış bir zaferle şeffaf kıldığı bir perdenin-öbür tarafından ve araya koymayı çok iyi bildiği bir fasıladan bize gön­derdi. Bazı şiirlerinde, insanı saran o keskin hava, dünyasını bir kuş yuvasını yapar gibi parça parça taşıdığı bu uzaklıkta âdeta mad­desini inkâr ederek konuşmasından gelir.

Bu ameliye Cahit’te o kadar- esastır ki en doğrudan doğruya konuştuğu şiirlerinde bile çok defa eşya kendi gölgeleri olur. Cahit bu ameliye sayesinde âdeta tenezzüllerinde kazan­dı denebilir. Filhakika kendisinde esas olan santimantalizmden zaman zaman büyük ve beşli nağmeler, çığlığa çok yakın içlenmeler ve bazan da hakikî çığlıklar çıkardı.

Hasta Cahit, şiirlerinin iklimi olan bu uzak­lıkta bir müddet kendi kendisinin bir gölgesi gibi yaşadı ve oradan, bizim için o kadar güzelleştirdiği, hayatın ikiz kardeşi yaptığı ölüme geçti. Muhakkak ki çok ıstırap çekti. Fakat nasıl diyelim ki, bu elbette dostlarını bir nok­tada teselli eder. Burda da istediği şeye eriş­ti. Yani ölümünde bile şiirine sadık kaldı. Onun nizamım yaşadı.