T.C. KÜLTÜR VE TURİZM BAKANLIĞI Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Müze Kütüphanesi

Varlık Dergisi Sayı 554 - Yıl 1961 Kendi Gök Kubbemiz

KENDİ GÖK KUBBEMİZ
                          
     Ahmet Hamdi TANPINAR

Yahya Kemal’in şiirleri, bugünkü dille olanlar, Kendi Gök Kubbemiz adı altında çıktı. Hâ­tırası ve eseri etrafında teşekkül eden iki cemiyet, o kadar ateşli ve sadık dost kalabalığı düşünülürse, oldukça üzücü bir gecikmeden sonra.

Bu kitap benim ve benim neslimin senelerdir beklediği bir kitaptı. Daha doğrusu yakında çı­kacağını umduğumuz gazelleri ve rübaileri ile beraber büyük mânasında KİTAB'dı. Üstadın Türk şiirinde ve düşüncesindeki yeri böyle bir ayırmayı kendiliğinden tabii kılar.

Bu kitap için vaktiyle Yahya Kemal’le ne kadar çok konuşmuş, ne hayaller kurmuştuk. Kaç defa işe başlar gibi olduk, eksik ve bitmiş şiirlerin cetvelini yaptık, kitaba isim aradık. Sonunda vaz geçtik. Tek eser üzerinde çalışanların hemen hepsi gibi bir türlü ömrünün bü­yük rüyasına son vermeye razıolamıyordu. Her tasavvurumuzda bitmemiş bir manzume, tek bir mısra yarım şeylerin etrafında birdenbire pey­dahlanan o esrarlı aydınlıkla birdenbire yolumuzu kesiyor, sanki ona “Biraz daha bekle” diyordu. İtiraf edeyim ki ben de bu işe alışmış­tım. Birkaç sevdiğim mısram behemehal kendi bütünlüklerini bulmasını istiyor, “ Şunu da bi­tirin !” diyordum.

Ömrünün sonuna doğru bu tamamlama, ken­disini bütünüyle vermek arzusu, belki de verememek korkusu şairi âdeta estetiğinin inkârı­na kadar götürdü. Bu sabırsızlık yüzünden an­cak birkaç mısramda elinin ustalığını görebildi­ğimiz taslak manzumeler bile neşr ettiği oldu. Bu yüzdendir ki Kendi Gök Kubbemiz’i karış­tırırken biraz da çok büyük bir heykeltraşın, bir çeşit Rodin veya Maillor’ün başka âlemleri, sır­rın ötesini yoklamak için henüz terk ettiği bir atelyeyi gezer gibi bir his duydum. Filhakika son yazdıklarının hepsini demiyeceğim ama meselâ Ufuklar, Cin’ler, Karnaval ve Dönüş, Mihriyâr, O taraf, İstinyegibi bazı şiirler, üze­rimde ancak bir çehre, bir kol, yarım kalmış bir gövde veya hareketle eşyanın uykusundan ayrılmış büyük ve asil mermerlerin tesirini yaptı.

Sonuna doğru eser o kadar müşterek mese­lemiz olmuştu ki bugünkü şeklinde üç kitap ha­linde neşr edilmesi fikrine bir türlü razı olma­dım. Birkaç defa kendisine: "Eski dille yazılmış şiirlerinizle yenileri arasında bir ayrılık yap­manızı hiç anlamıyorum, demiştim. Siz bu üç kitapta da aynı estetiğin, aynı sesin adamısınız. İş böyle olunca bir şekil meselesi veya bir­kaç yüz kelime ile birkaç gramer kaidesi uğru­na eserinizi ne diye bölüyorsunuz? Tarihin sey­ri ne olursa olsun, eninde sonunda her dilde görülen gelişme ve değişmenin etrafında yine tarihin icabı olarak yapılan bir polemiğe eserin izin bütünlüğünü feda etmeyin!"

Fakat Yahya Kemal haklı olarak bugünkü dili biraz da kendi aksiyonu addediyordu. Zaten gazellerini başından itibaren Eski Şiirin Rüzgâriyle başlığı altında neşr etmişti. Onun için kabul ettiremedim.

Bu şiirlerin Türk duyuşunda ve şiirindeki ye­rini bilmem hatırlatmağa lüzum var mı? Yahya Kemal’in eseri bugünle dünün arasında bir hattıbâlâ,dağ kılçığı gibidir. Bütün geçmiş zaman tecrübemiz bu eserde toplanır ve gelecek zama­na onu hazırlayacak şekilde oradan dağılır. Ye­ni dil meselesinde şüphesiz kendisiyle beraber veya kendisinden evvel bir yığın insan daha vardı. Fakat onlar sadece teklifte kalmışlardı. “Evde ve sokakta konuşulan türkçe” formülünü bulan Yahya Kemal ise teklif etmiyor, üs­tünlüğünü ancak kıskançlığın, günlük ideoloji­nin, önde olma iddiasının inkâr edebileceği bir eserle konuşulan türkçeyi öne sürüyordu.

Tanpınar

Etrafında yapılan bu polemiğe rağmen bu eser daha henüz birkaç gazelle, birkaç bitmemiş manzume ve tek başına birkaç mısra halinde iken edebiyatımızı zaptetmişti. Rahmetli Kuşen Eşref’in Diyorlar ki’sini okuyanlar 1917 ve 1918 senelerinde bütün edebiyatımızın iki insanla meşgul olduğunu görürler: Mülâkatların ya­pılmasından çok evvel ölen Tevfik Fikret’le, ancak birkaç eseri neşr edilmiş olan Yahya Ke­mal. İkisi de kitapta konuşmazlar. Fakat hemen herkes üzerlerinde konuşur ve düşünür. Haşim gibi her kımıldanışında bir şeyler yıkmak iste­yen kabına sığmaz zekâ ve üstün zevk bile Yah­ya Kemal'den bahsederken sadece öğer. Tevfik Fikret'in, Ruşen Eşref’in kendi ağzından dinle­diğimiz sözleri ise belli bir estetik ayrılığı için­den bir nevi saltanat devrine benzer. Hülâsa bu iki adam Diyorlarki'de biri batmakta olan, öbürü yeni doğan iki güneş gibidir.

Hakikat şu ki, Yahya Kemal sadece bir dil iddiası değildi. Dili bir klavye gibi almasını bi­liyordu. O herşeyden evvel sesi olan şairdir. Ve bu ses bizim yedi asırlık bir çalışma ile elde et­tiğimiz bir sestir. Bence söz sanatlannda, hat­tâ mimarinin dışında kalan bütün sanatlarımız, da tek ekonomimiz bu sestir. Eski şiirin mis­tisizmi, güzel telâkkisi, coşkun lirizmi, hikme­ti, iç örgüsünü yapan imajların hemen bütünü geçirdiğimiz medeniyet ve zevk değişmesi buh­ranında zannettiğimizden fazla uzakta kalan şeylerdir. Bunlar ancak Yahya Kemal gibi tam bir dil ustasının eline unsur olarak geçtiği za­man yeni bir terkibin malzemesi olarak kıymet kazanabilirler. Fakat yabancı bir âleti, aruzu kullanarak elde ettiğimiz bu sesi unutmamıza imkân yoktur. Hayret, ağırbaşlı düşünce, saç olan çığlık, sevinç- yaratmanın sevinci, hülâsa insan olarak bütünümüzle bu sesteyiz. Eğer eskinin korkunç deniz kazasında herhangi bir mısra, bir beyit, bir hayâl bugünün kıyılarına kadar gelmişse, biz Naili’yi, Galib’i, Nedim’i, Fuzuli'yi ve daima büyük olan Baki'yi zaman zaman hatırlıyorsak, hep bu sesin rüzgârıyladır. Hançerimizi ve kulağımızı o terbiye etmiş­tir.

Yahya Kemal'in en büyük kazancı bu sesi kendine mal etmesidir. Türkçenin bütün mace­rası Yunus ilâhilerinin yanık ritmiyle Açık Deniz’in büyük orkestrası arasında geçer. Hepsini alamıyacağım için son parçayı hatırlatıyorum:

        Garbın ucunda, son kıyıdan en gürültülü

        Bir med zamânı, gökyüzü kurşunla örtülü,

        Gördüm deniz dedikleri bin başlı ejderi;

        Gördüm güzel vücudünü zümrüdleyen deri

        Keskin bir ürperişle kımıldandı anbean;

        Baktım ve anladım ki o ejderdi canlanan.

        Sonsuz ufuktan âh o ne coşkun gelişti o!

        Birden nasıl toparlanarak kükremişti o!

Geniş tabiata, insanın ruhundaki sonsuzluğa bu açılış, okyanusun karşısında onun kıyamet uğultularını âdeta susturan bu konuşma ancak bir devamın zaferi olabilirdi. Ve bunu ancak Süleymaniye’de bir bayram sabahının top ses­lerini dinlerken;

        Çaldıran toplan ardında Mohaç toplarını

duyan ve bize duyuran şair söyleyebilirdi.

        Yukarda Yahya Kemal’in şiirini heykeltraşiye benzettim. Vâkia bazı şiirlerin havasını ya­pan o asil hareket ve jestler, malzemesinden, yani dilden gayrısını reddeden saflık, onları okurken bizi saran dinamizm ancak cansız mad­deye insan vücudünün hal ve imkânlarını geçi­ren tek figürlerin, büyük kabartmaların ve grupların dünyasında rastlanır şeylerdir. Bu­nunla beraber bu şiirlerin daima üzerimde yap­tığı tesir, daha ziyade büyük, zengin ve çok değişik bir musiki eserinin tesiri olmuştur. Fil­hakika bu şiirler bazan bir orkestra, bazan en iyi cinsten bir piyano veya keman, şimdi vahşi kanayan, sonra o kadar munis gülen bir nefes sazı, yahut bütün ruh hallerimizle dolu insan sesi, bana daima sanatların sanatını, musikiyi hatırlattılar. Şu farkla ki, musiki sonsuzluğunu gayrı muayyende bulur. İyi şiir ameliyesini di­lin muayyeniyyeti içinde yarattığı bir sonsuzlukta yapar.

Sis Erenköyünde Bahar, Ses, Deniz, o mas­mavi Deniz Türküsü, Süleymaniye’nin hızını geçmiş zaferlerden alan gururu. Koca Mustafa Paşa’nın ölüleri ve dirileri beraberce kucakla­yan merhamet ve kederi, Hayâl Şehir'in akşam renkli hasreti, hep musikinin nizamını benimse­miş bir sanatın mahsulleridir, ve hepsinde yedi asır edebiyatımızı besleyen o geniş sesi başka şekilde yeşermiş buluruz.

Başka şekilde diyorum, çünkü bu mazi mira­sını kullanan adam bir tarafıyla ne kadar ma­zinin devamı ise, öbür yandan belki de, hattâ şüphesiz, asıl şahsiyetiyle bugündür, yani Garbdır. (Kendi Gök Kubbemiz’de modern şiirin ba­bası Baudelaire'in adı iki defa geçer. Bence bu bakımdan Büyü Şiir manzumesi kitabın en dikkate değer manzumelerinden biridir. Bu manzumenin şairin son devirlerine rastlamış ol­masına ne kadar üzülsek yeri vardır.)

Hakikat şu ki, bu âhenk ve nağme, bu orkestrasyon, mode majeur’den mode mineur'e daima en zevkli ve üstün olarak dolaştı ve ken­dini denedi. Bilhassa bugünkü dille yazdığı şiir­lerde daima dilin bünyesinden geleni aradı. Bu­lamadığı zamanlar sahte süse, girifte hiç düşmeden tıpkı ustası Baudelaire gibi nesrin ritmik kardeşi düz bir nazmı kabul etti. Hakiki elmasın yokluğunu taklidiyle değil, düşünce veya ihsasın saf madeniyle tamamlamayı tercih etti. Bu açık oyuna biz Itri'nin Vuslat’ın olduğu kadar Koca Mustafa Paşa'nın da güzelliğini borçluyuz. Bu manzumelerde şiirin bütününü yapan şeyler daima dikkatin ve düşüncenin al­tınıyla çerçevelenmiş gibidir. Ve böyle oldukları için bize daha derin, daha düşündürücü ve güzel görünürler.

Vâkıa Yahya Kemal hiçbir zaman pariste ol­madı ve bunu istemedi. Edebî mesleklerden na­sıl korktuğunu bütün dostları bilir. O bizim ilk ve hakiki klâsiğimizdir.

Her klâsik gribi ölçü adamıydı. Lüzumsuz is­yanları, hayatının arızalarını zehirli didişmele­ri eserinden tarh etmişti. Şiirinin temleri insan kaderinin ve ruhunun aşk, ölüm, ihtiyarlık, gri­bi tabii unsurlarıdır. Buna yurt sevgisini ve ta­rih zevkini de ilâve ederseniz portreyi tamam­larsınız.

Yahya Kemal, her büyük şiirin temelini ya­pan bu ana unsurlar etrafında zihnî mekaniz­manın en şairane tarafı olan hatırlama ile çalı­şır. Onda yaşanan zaman daima arkada kalana doğru akın eder. Denebilir ki, ilhamının her kımıldanışında bir mazi parçası canlanır. Böyle bir şairin;

        Kalkıyor tozlu zaman perdesi her an aradan

mısraını söylemesi kadar tabiî bir şey olamaz. O her şeyden evvel sıhhatli bir edebiyatın pe­şindeydi. Son Paris seyahatinden dönüşünde ba­na Sartre’ın bir piyesinden nasıl kaçtığını anlattı. Geniş ve aydınlık hayat sofrası dururken kendi omuzlarını yiyen bu cins bir sanat elbet­te hoşuna gitmezdi.

        Duydumsa da zevk almadım İslâv kederinden

mısraı bu itibarla çok dikkate değer bir mısradır. Hakikatte bu red ve inkârda eski Osmanlı zevk ve hayat felsefesi kadar, gençliklerinde Yakub Kadri’yle beraber teklif ettikleri Yeni Yunanî sanatın bütün proğramı mevcuttur. Yahya Kemal’in bu mısraını her düşündükçe, iyi tanıdığını ve zevk alabileceğini hiç zannet­mediğim Jean Cocteau’nun Debussy'yi öven bir cümlesini daima hatırlamışımdır: "Rus musiki­si daima başımız avucumuzun içinde dinlenir. Onun musikisi kendisini dinlemek için bizi böy­le bir harekete mecbur etmez. (Ezberden naklediyorum)” Orphêe'nin Vasiyetnamesi şairiyle Yahya Kemal'i bir noktada birleştiren şeyin Lâtin ve Akdeniz dehası olduğunu bilmem söy­lemeğe lüzum var mı? O, kültürümüzün, vuzuhuyle ve kader karşısında davranışı ile Akde­niz kültürü olduğunu biliyor, bunun şuurla ge­lişmesini ve devam etmesini istiyordu: Nisbet ve ölçü. İsyana karşı bir iyileşme sıtmasına benzeyen ve hızını arttırmış hayat sevgisinden başka bir şey olmayan keder. Eylül Sonu bu melânkolinin hacim itibariyle belki küçük, şü­mulü düşünülürse zengin örneği olan emsalsiz:

        Günler Kısaldı... Kanlıca’nın ihtiyarları

        Birbir hatırlamakta geçen sonbaharları

beytiyle başlar. Yazık ki Yahya Kemal daha bu şiiri yazdığı yıllarda bir zaman “Mektebden memlekete” formülüyle hülâsa ettiği büyük ru­hî macerasına, yani Garbden kendimize dönüşe lüzumundan fazla bir ehemmiyet vermeğe baş­lamıştı. Bununla beraber bu iki mısra gerçekten kudretli ve yenidir. Bir sonbahar akşamı ışığında geçmiş günlerini, kendilerini alıp gö­türecek acı rüzgârları bekliyerek tahayyül eden bu ihtiyarların kederi, türkçenin içinde, küçük bir Boğaz kahvesinde, Ulysse'in ahreti gibi melâlli bir âlem kurarlar.

        İşte Yahya Kemal'in sanatının sırlarından birisi de bu teksif, bir veya iki mısraa bütün bir ruh halini sıkıştırmaktır. İslâm veya Lâtin, Ak­deniz dehasının en büyük tarafı olan bu teksif ve onu besleyen dikkat sayesinde Yahya Kemal türkçede üç zaman buudunu birden içine alan bir sanat yarattı. Yahya Kemal'den bahs edip de onun eşyaya bakışından ve dikkatinden bahs etmemek, sanatının olduğu kadar, konuşması­nın da en esaslı taraflarından biline göz yum­mak olur. Ânın veya hâtıraların, ferdî hayatının veya milletimizin maceralarının peşinde onun sanatı daima bu iki büyük veri ile zaferle­rini elde eder ve çok velveleli huzursuz bir mi­zacı yener.

        ... Bir uykuyu cânanla beraber uyuyanlar

        ... Boynunda onun kolları, koynunda o varsa

        ... Az sürer gerçi fakir Üsküdarın saltanatı

        ... Serviler şehri dalar kendi iç aydınlığına

        ... Fânî ömür biter bir uzun sonbahar olur

        ... Teşrinlerin bu hüznü geçer tâ iliklere

             Anlar ki yolcu yol görünür serviliklere

        ... Sızlatır bâzı saatler dayanılmaz bir acı

             Kökü toprakta kalıp kendi kesilmiş ağacı

        ... Başkadır çünkü bu akşam bütün akşamlardan

Akisleri içimizde kendi yarattıkları bir son­suzlukta çalkanan bu mısraların hepsini bu teksif ve dikkate borçluyuz.

Şiir eğer kendimize dilin imkânlarından ruh halleri yaratmak sanatıysa Yahya Kemal bu­nun hakikî ustasıydı. Ve eğer realite dediğimiz şey hakikaten insanoğlunu ve insan topluluk­larını kendi talihlerinde görmekse Yahya Kemal bizim ilk büyük realistimizdi. Burada tabiatiyle Balzac gibi insan kaderinin ve ruhunun büyük taraflarıyla veya insan cemiyetlerinin talihiyle herhangi bir ütopyaya kapılmadan meş­gul bir realizmden bahs ediyorum. Küçük şey­lerin cehenneminden değil. Bir hastahane oda­sının bir saatinden istersek ve sabırsızlanmazsak yirmi ciltlik bir eser çıkarabiliriz. Tıpkı bir katilin veya cinsî sapığın etrafında bütün bir tımarhane edebiyatını kurabileceğimiz gibi. Ha­kikî realizm teferruat saymak değil, hayatın bü­tününü görmek ve üzerinde düşünmektir. Niçin Balzac’tan bahsettim? Yazık ki modern romanın babasıyla bu türkçenin kapısını açan şairi birleştiren birçok çizgileri burada sayamıyacağım. Sadece ikisinin de büyük bir masal yıkıcısı olduğunu söylemek kâfidir. Balzac "Bizi masal­lar yiyip bitiriyor" diye şikâyet eder. Yahya Kemal'in bu cinsten hatırlanacak bir cümlesi yoktur ama ömrü boyunca onu hep bu aksiyon, da gördük. Onu çok defa dinlerken içimde daima Comedie Humaine'in Türkiye'ye dair, neşr edilmemiş bir parçasını okuyorum sanına düştüm.Yakın Tarih için o kadar geniş şekilde yaptığı anket, Balzac’ın tâbiriyle bir "depoya atma" ya benzeyen eşyaya ve hayata o çetin dikkati, hep, tabiatiyle bir taraftan şiirin nizamini benimsemenin, öbür yandan da mizacın­daki sabırsızlığın daralttığı bir Balzac'ı düşün­dürüyordu.

Yahya Kemal yaratılışının bu imkânını sadece konuşmasında tüketti. Ogüzel nesrini hiç de­nemedi. Âsabı ve hayatının şektt debuna mü­saade etmedi. Bu masal yıkıcısı şiirinin hayâl dünyasında kalmayı tercih etti. Hele son za­manlarda eski şiirin havasına sanki bütün bir kültürü yenileştirmek ister gibi büsbütün gö­müldü. Rübailerin eşsiz güzelliğini bu kapanışa borçlu olduğumuza göre şikâyet etmeğe hakkı­mız yoktur. Bununla beraber kaç defa hakiki edebiyat nesirdir, diye yandığını duydum. Fakat şiirin nizamını öyle benimsemişti ki geriye dönmesinin imkânı yoktu. Sabırsızlıkla neşrini beklediğim birkaç hikâyesini bile uyandırdığı ilk aksülamelde okuyucuya, vermekten vazgeç­ti. Bence Osmanlı tarihinin bir çeşit panaroma­sı olan bu hikâyeler Hammer’le Cevdet Paşa’yı âdeta tamamlayan eserlerdir.

Ne diye olmuş olanın arkasından üzülelim? Bilhassa elimizde şiirler varken. Hangi büyük rüya tamamlanmıştır? Sesi türkçenin İçinde kendi mevsimlerini hor an yen! baştan yaratacak. Bu bize yetmez mi?