T.C. KÜLTÜR VE TURİZM BAKANLIĞI Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Müze Kütüphanesi

Varlık Dergisi Sayı 568 - Yıl 1962 Şehir

Not: Ahmet Tanpınar’ın İstanbul Rad­yosu için hazırladığı bu konuşma, beklen­medik ölümü üzerine yayınlanamamıştır. Üstadın kaleminden çıkan bu son yazıyı, Baki Süha Ediboğlu’ndan alarak yayınlı­yoruz.

                                       ŞEHİR

                      AHMET HAMDİ TANPINAR

Geçen günü çok sevdiğim ve fikirlerini dai­ma çekici bulduğum bir dostum, bana: “Sence sanat meselelerinde en güç dâvamız hangisi­dir?” diye bir sual sordu, ilk önce gafil avla­narak düşüncenin tembelliği içinde: “Vaz geç!” diye cevap verdim, "Bütün dâvalar güçtür, öy­le olmasaydı, o kadar ihtimali beraberinde ta­şıyan dâva kelimesiyle onlardan bahsetmezdik. Zaten öbür meselelerden ayırıp üstünde durmamız bile bunu gösterir.” Dostum beni az-çok tanıyanlardandır. Talebelerimin, ara sıra kendi aralarında kullandıkları o sevimli tâbirle boş verdiğimi anladı. Gerçekten de öyle idi.

Sabahleyin erkenden evime gelmiş, beni Yıl­dız bahçesine götürmüştü. Masmavi, kış mev­simi hakkında bütün bildiklerimizi inkâr eden tatlı bir göğün altında dolaşıyorduk. Kararmış gümüşten çok, hayâli parmaklıklara benzeyen yapraksız ağaçlar, onların sükût aralığından ağır viyolonsel sesleri gibi konuşan yemyeşil serviler ve çamlar, ve nihayet gözümüz her takıldıkça bizi bilmediğimiz iklimlere çağıran lâcivert ve yaldızlı deniz, beni birdenbire ala­bildiğine âvâre yapmıştı. Fakat, arkadaşım öy­le insani rahat bırakan cinsten değildi. Belki de iki şeyle birden ve aynı "kuvvetle meşgul ol­masını bilen yaratılışlılardandı.

İster istemez düşüncesinin izinde yürümeğe mecbur oldum. “Belki,” dedim, “haklısın! Baş­langıçta hakikaten isteksizdim. Fakat büsbü­tün de yanlış bir şey söylemedim. Madem ki beni mecbur ediyorsun, daha ileriye gideceğim ve diyeceğim ki, hayatımızda karışık, içinden çıkılmaz hale gelmemiş hiçbir mesele yoktur. Bugünün geçiş devrinde her şey bize biraz da tehditkâr bir muamma çehresiyle geliyor. Ta­rihimizin acayip bir devrindeyiz. Bir buçuk asırdır süren bir medeniyet değiştirmenin neticesi olarak hayatımıza hâkim olan ikilik, her şeyi güçleştirdi. Kalbimizle düşüncemiz, iyi niyetlerimizde itiyadlarımız hep birbiriyle çarpı­şıyor. Sonra dikkat edin ki, bu hadlerin ken­disi de sabit değiller. Bende iyi niyet olan, öbü­ründe itiyad, öbüründe hissi bir mesele olan, bir başkasında aklın tek icabı. Belki de, gele­cek nesiller için bugün yaşıyanların en ayırı­cı vasfı, bu devamlı çatışma olacak. Senin nes­lin, benim neslim, bizden sonra gelenlerin nes­li için onlar, "Hakikaten güç bir devirde, bü­tün meselelerin azdığı, çetrefilleştiği, görüşlerin ikizleştiği, üçüzleştiği bir zamanda yaşadı­lar.” diyecekler ve bizleri sırf bunun için me­rak edecekler ve sevecekler. ”

Tâbiyem aşikârdı. Dostumu düşüncesinden ayırmak ve bu sakin, sadece aydınlığın velve­lesiyle dolu saati rahatça tadabilmek için bir kelime tufanına tutmak İstiyordum. Devam ettim:

"Kaldı ki, hayat hiçbir zaman meselesiz ve dâvasız olmamıştır. Zanneder misin ki, Sokrat'm veya Medici’lerin devrinde, Endülüs veya Bağdat saraylarında, Selim ve Kanunî devirle­ri aydınlarının toplandığı Edirnekapı köşklerin­de hayat meselesizdi? O zamanların adamla­rı şiire, mimariye, resim veya heykeltraşîye, musikîye olmuş bitmiş şeyler gibi bakıyorlardı? İnsanoğlu, daima bir meseleler çıkınıdır. Ya­şamak her an kendimize sorduğumuz bir yığın suale cevap vermekten başka ne olabilir? Biz sormasak bile onlar kendiliklerinden bize ge­lirler. Fakat bugün, şartlar büsbütün değiştiği için işler daha bir karıştı, daha güçleşti. ”Gözlerim, bahçenin son çiçekleri arasında kimbilir benim farketmediğim hangi kokunun va­dine kapılmış gidip gelen, bir balerin gibi üstüste kavisler çizen bir arada, sözümü bitirmiş gibi yaptım.

Gerçekten de bu güzel sabahta ne diye bun­ları düşünmeliydi? Vakitsiz bir bahar dört ta­raftan hücum ederken, deniz böyle yaldız için­de, gökyüzü bu kadar mahmurken, meselele­rin duvarı önünde terlemenin mânası var mıy­dı?

Fakat dostum bu fikirde değildi. Kendisine doğru yaklaşan arıyı eliyle kovaladı, ve bana: “Meseleye gel, sorduğuma cevap ver!” diye ıs­rar etti. “Güzel sanatlarımız içinde en güç dâ­va hangisidir?" İster istemez arıyı, güneşi, kuş­ları ve denizi bıraktım.

        — Şiir, dedim, elbette ki şiir...

             Dostum başını salladı:

        — Hayır, dedi. Şiir artık umumî mesele ol­maktan çıktı. Altmış senedir bütün dünyada şiir şairler için yazılıyor. Bir de, şimdi eleştir­meci adını vererek, sanatını ve yaptığı işi bi­raz daha kavranmaz hale getirdiğimiz münekkidler için. Şairler onların elinden veya iyi ni­yetinden kurtulur kurtulmaz, doğrudan doğru­ya üniversitelere geçiyorlar; fakülte çalışmala­rı ve doktora tezleri oluyorlar: Bundan iki taraf da memnun. Bir taraf, bütün bir anlaşılmamazlık talihi içinde, kendisini anlıyan bir­kaç müstesna ruh bulduğu için... Öbürleri de öteden beri imrendikleri kozmoğrafya âlimleri­ne benzediklerini düşünerek. Hemen hepsi her gün yeni bir yıldız gibi yanı başında oturan ve yaşıyanı keşfediyor.

        — O halde mimari?...

        — O da başka, türlü çıkmazda. Hem uzun za­man bizim için mesele olamaz. Biz şehir mefhu­munu kaybettik. İçimizde fıkaralığın nizamı ku­ruldu. Bilir misin ki, parasızlık tek başına mü­him bir mesele değildir! Fakat fakrın nizamı bir yere yerleşip de hayatı idare etmeğe başla­dı mı, işin ötesi yoktur. Biz  çoktan beri şe­hir fikrini kaybettik. Bu nizamın emrinde ya­şıyoruz. Yahut da ondan kaçıyoruz. Ve durmadan bu yüzden, bu güzelim şehri harcıyo­ruz. Bu şartlar içinde mimarî üstüne nasıl ko­nuşursun? Bak şu İstanbul’daki hayatımıza! Âbidelerimiz bir başka gurbette, biz başka gur­bette. Şehrin yansı boş. öbür yarısı gecekonduların, küçük imalâthanelerin emrinde. Biraz imkânı, olanlar da, her gün, ya budayacak bir koru buluyorlar, yahut da istedikleri kırda ça­dır kurar gibi mahalle ve semt kuruyorlar. Bugün Levent, yarın bilmem neresi.

Dostuma resimden ve heykelden bahsedebi­lirdim. Fakat bu sefer de Nuri İyem’le Zühtü Müridoğlu’nu harcamaktan korktum. Bir yığın sevdiğim eser, inandığım zekâ kurban ola­caktı. Hiçbir fikri, ne de kimseyi müdafaa edecek halde değildim. Sözü ona bırakmak en iyisiydi.

        — Peki, dedim, öyle ise lütfet sen söyle...Bana doğrudan doğruya cevap vermedi; bı­raktığı yerden düşüncesine devam etti:

        “— Hiç Süleymaniye’nin altındaki vakıf dükkânlara dikkat ettin mi? O mücevher, gibi eserlerin perişanlık manzarasına. Biz şehir fik­rini kaybettik. Onu harap kamyonların enka­zına, acayip kaptıkaçtılara, çengelde av arıyan yırtıcılar gibi dolaşan, yahut bekliyen dolmuş­lara, her cinsten ve her tarihten taşıt parklarına, paslı soba borularına, insanı diken diken eden satıcı seslerine bıraktık. Hiç sen başka bir memlekette büyükçe bir yolda sekiz on, boş taksinin ayrı ayrı istikametlerde manevra yap­tığını, nakil vasıtalarının sirk kapısı çığırtkan­ları gibi müşteri çağırdığını gördün mü?

“Yedi metre uzunluğunda bir sokakta, beş dakika içinde sekiz "modem terlik” satıcısı­nın, on beş sebze satıcısının beraberce bağırdıklarını işittin mi? Nerde eski İstanbul? Ha­raptı, fakir ve biçareydi. Fakat kendine gö­re bir hayatı ve üslûbu vardı. Her meslek bir ocaktı. Her mal satıcısı, hususî bir makamla malını satardı. Şehir, bir terbiyenin ve zevkin etrafında teşekkül eden müşterek bir hayattır. Mimarî bu hayatın asıl büyük üslûbunu yapar. Vâkıa, dün olduğu gibi, artık orkestra şefi vazifesini görmez ama, yine de varlığını hisset­tirir. Ona doğru yürüdükçe hayat o memlekete mahsus bir renk kazanır.

“Bruge, Gand, Venedik gibi mimarî şehri olan yerlerden bahsetmiyorum. Onlar modern hayatın ve kendilerini bütünüyle verdikleri makine medeniyetinin ortasında bir Ortaçağ rüyası gibi bütün bir ruhanîyeti muhafaza ediyorlar. İstanbul, hiç olmazsa dinî âbideleri­nin çokluğuyla, bir tarafından bu şehirlere ben­zer. Fakat tam onlar gibi olması için çok ge­niş ve büyüktür. Şehirlerimiz içinde Bursa da­ha ziyade bu işe müsaittir. O Bursa ki, ova­sını yavaş yavaş anlaşılmaz bir şehircilik gaf­leti dut yaprağını kemiren bir ipekböceği sü­rüsü gibi yiyip bitiriyor. Yakında Bursa ova­sını ormanlarımız gibi hazin bir masal olarak hatırlıyacağız. Bununla beraber, es­kiden kalma bir üslûbu muhafaza edebilirdi. Nitekim genç mimarlarımızın hep­si bu endişe içinde çırpınıyorlar. Fakat, dedim ya, parasızlığın içimizde kurduğu o kor­kunç nizam buna engel oluyor. Sonra, itiraf etmeli ki, başka bir şey daha var. Bir şey ki, bizi aşıyor. Dünya yeni bir mimarî üslûbu pe­şinde. Yeni malzeme, yeni hayat şartla he­men her memlekette az-çok bir buhran yarat­tı. Bilmiyorum, hangi muharrirdi, Avrupa me­deniyetinin bir İskenderiye devrini, yani, her cinsten üslûb, estetik nazariye, inanç ve fel­sefenin birbirine karıştığı ve istiklâlini kazan­mış aşırı bir fertçiliğin bu yüzden hayata hâ­kim olduğu devirlerden birini yaşadığını söy­lemişti. Hani o eski Roma’da kendisine bir fırtına benzeyen mezar yaptıran zengin fırıncı­nın hikâyesi. Şimdi biz o devire kendi şartla­rımızla girdik. Yani daha keskin ve daha ça­resiz olarak. Çünkü başka memleketler bu cinsten salgınlara karşı kendilerini korumasını az-çok biliyorlar. Hayatları her şeye rağmen türlü yollardan gelen bir murakabenin altında­dır. Siz İstanbul'dan başka bir şehirde Şehzade Camiî cinsinden bir binanın kargısına bu­günkü Belediye Sarayının kolay kolay yapılabileceğini tasavvur edebilir misiniz? Sultan­ahmet Meydanı gibi dört medeniyetin nabzının birden attığı, taşın dört ayrı dilden o kadar üstün şekilde konuştuğu bir meydanın bugün­kü şeklinde kalabileceği aklınıza gelir mi? Şehzadebaşı’nda bir yanda Sinan, bir yanda Bozdoğan Kemeri’nin ihtişamı ve sonra o acayip ser kubbesiyle belediye binası... Bunlar yetişmiyormuş gibi, minaresinden başka bir mâna­sı olmayan Burmalı Mescid’in yeniden inşası. Haydi eskiler hayır sahiplerinin iyi niyetlerine karşı gelememişler. Dünyanın en güzel kated­rallerinden biri olan Sevilla Katedralini behe­mehal yaşayanlardan rahmet isteyen bir yığın dindarın gayreti öyle kaplamış ki, Endülüs de­hasıyla İspanyol gururunun birbiriyle sarmaş-dolaş olduğu o cânım mimarîyi göremezsin bi­le... Bereket versin namaz saf halinde kılınır. Bu sayede camilerimizin içini rahatça görmek, parası olanın tasallutundan kurtarmak müm­kün olmuş. Bu âdet girmemiş bize...”

        — Ne o sen restorasyona taraftar değil mi­sin? diye sordum. Her millet yapıyor. -Fran­sız, Alman katedrallerinin çoğu hemen hemen yeni baştan yapılmış gibidir. İçlerinde iki cihan harbi yüzünden iki defa yapılanlar bile var.

Arkadaşım, sanat ve şehir meseleleriyle bi­zim kadar alâkadar arıyı bir daha kovarak ce­vap verdi:

        “— Elbette taraftarım. Ama hakikaten de­ğen esere. Meselâ eşsiz bir eser olan Sultan Hanı gibi... Anadolu’da bir yığın harap şaheser var ki, her türlü zahmete değer. Büyük eserler elbette restore edilmeli. Ve hiçbir suretle kay­bedilmemesine çalışılmalı. Fakat Burmalı Mescid gibi toptan yıkılmış, ikinci dereceden bir eser, Şehzade Camiinin güzelliği için olsun fe­da edilebilir. Ben Şehzadebaşılıyım. Semtin her taşma ayrı ayrı bağlıyım. Fakat beheme­hal eski halde olmasını istiyemem. Zaten asıl enteresan tarafı, o minaredir. Çimenle çevirir­dik, olur biterdi. Haydi Burmalı Mescid’den vazgeçtik, ya o hiçbir şeye benzemiyen camiin tam karşısındaki Hoşkâdem Kalfa Mescidi?

        "Bak dostum, Valery’nin bir cümlesi vardır ki, bütün hayatta bir düstur olabilir. Bu bü­yük şair, her sabah düşüncelerini yazdığı defterlerden birinde, genç bir meslektaşına soru­yor: “Her şeyden evvel bana söyleyin, muka­vemetiniz nedir? Nelere karşı koyuyorsunuz?”Bence ileriye hamle kadar, ki hayatın bütün yaratıcı sırrı oradadır, bu mukavemetin de bir yeri vardır. Çünkü, hakikaten muzaffer olma­sı gereğini ancak onun sayesinde buluruz. Git­tikçe artan teklifleri, o mukavemet sıralar ve seçer. Biz bu mukavemet fikrini kaybettik. Çünkü mukavemet demek yeniye karşı sırtını çevirip oturmak demek değildir. Şişli Camiin­de yaptığımız gibi. Mukavemet her an uyanık olmak demektir, ön siperdeki nöbetçi bölüğü gibi. Bizim mukavemetimiz yok. Demin fıkaralığı itham ettim. Servete karşı da yok. Ne eskiye, ne yeniye hiçbir şeye mukavemet ede­miyoruz.”

Çizdiği hazin tablo karşısında ikimiz de şaş­kın, sustuk. Sonra birdenbire tekrar başladı:

        “ Bilir misin ki, biz şehrin sahibi değiliz. Sadece içinde oturuyoruz. Devletin veya bele­diyenin bir misafiri gibi. Ve başından beri bu böyle. Eğer aksi olsaydı, iki milyon nüfusu olan ve Türkiye’nin servetinin, iş gücünün aşa­ğı yukarı sekizde biri toplanmış olan bir şehir, bir opera binasının yapılması için on beş sene sükûnetle, rahatla bekler miydi? Hakikat bu ki, yapıcı olarak şehrin hayatına iştirâk etmi­yoruz.”

Arkadaşım sualini unutmuş gibiydi.

        — İyi ama, sen güç dâvamızdan bahse­decektin. Ve mimarîyi de bu uğurda reddetmiş­tin. Şimdi ise büsbütün unuttun.

        “— Hayır, dedi, unutmadım. Musikî dâva­mızdan bahsedecektim. Fakat daldım. Ama fena olmadı. Düşüncelerime bir zemin buldum. Bence en mühim dâvamız, musikî meselemiz­dir.

Aziz dinleyicilerim, yazık ki bana verilen vakit doldu. Arkadaşım da, ben de o gün işsizdik. Kuşlar, çimenler, kuru yapraklar ve son çiçekler arasında konuştuklarımızın hepsini onbeş dakikaya sığdırmam imkânsız. İsterseniz bu sohbetin gerisini gelecek aya bırakalım. Hepinizi sevgi ve saygı ile selâmlarım.