T.C. KÜLTÜR VE TURİZM BAKANLIĞI Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Müze Kütüphanesi

Varlık Dergisi Sayı 568 - Yıl 1962 Adalet Cimcoz’a Mektuplar

ADALET CİMCOZ’A MEKTUPLAR             AHMET HAMDİ TANPINAR     

                                                                  MEKTUP

………………..

Ben, Paris’te infilâk eden bomba gibi, dün Bulvar Sebastopol’da yolumu kaybettim. Bir­denbire etrafım çiçek kesildi. Meğer Hal’e gel­mişim. Ya Rabbim! Ne çiçek mahşeriydi. San­ki bütün divan edebiyatı, peymanları, sünbülleri, menekşe ve lâleleri, şakayıkları, ortanca­ları ile orada idiler. Gûya isim saydım., en aşağı adını bilmediğim otuz çiçek daha vardı. Kaldırımlar, yollar o akşam saatinde eski ka­tedallerin camlarına benziyordu. Her yerde rengin ve ışığın kasidesi. Sabahları, -sıhhatim bahasına-, İstanbul’da peşinde koştuğum sisler içindeydi. Yollar süzgün bakışlar gibi., bir no­tada eriyorlar. Bir eksiğim var, deniz ve dost­lar. Sis’in boşluğunda tek bir balıkçı kayığı veya vapur teknesi görememek! İşte ona has­retim.

Kokto’nun, Orfe’nin vasiyetnamesini gör­düm. Birinci cinsten değil, ama gene iyi tara­fından Kokto. Sinemadan başka birşey, Kokto kendi masalında yaşıyor. Yarın akşam ga­liba “Seks ve Uçurum” a gideceğim. Bir de Bartok'un “Mavi Sakal” ı var opera komikte. Çok merak ettim. Bartok’un gittikçe şöhreti artıyor, hemen hemen klâsikler arasına girdi. Bugünün şöhreti olmaktan çıktı gibi bir şey demek istiyorum. Biz kadrini bilmedik tabiî.

Şiir kitabının sonbahara kalması iyi oldu, hiç olmazsa tashih hataları olmaz. Birkaç şiirde bitmek üzere. Belki “Raks” manzumesini de adam ederim. Yazık ki, çalışma ile sadece ol­muyor. Kızışma ve muhafaza etme -aynı ruh hali içinde kalma da- lâzım. Bir de inanmak lâzım. Bu ise etraftan gelebilir. Ben, hattâ asrımda yalnızım. Haklı olmak, haklı olduğunu bilmek bir insanı bir ordu içinde bile kuvvetli yapabilir. Fakat bir Epok’a karşı.. çok güç bu. Bu intikâl devrinde şiire benim inandığım tarz­da inanmak ve onu yapmak! Hep kendimi to­parlamak ihtiyacındayım. Bazen de olduğu yerde hep kendimi bırakıp, başka tarafa geç­mek! Bir kafayı boşaltmak makinesi icat et­seler n’olur?

 Alkol yapamıyor bunu. Bilakis, herşeyi ka­rıştırıyor, birbiri üstüne yığıyor. Niçin bu iş­leri böyle aldım? Niçin kendimi bir yarış atı sandım? Ben ki, tembellikten hoşlanırım ve insan için en büyük saadeti kaygısız yaşama­makta bulurum.

Bu işin asıl felâketi, bu beş altı formada bü­tün bir ömrün bulunmasından ve yirmi beş ya­şımda yazdığımı bugünkü gözüm ve anlayışım­la görmekten geliyor. Bir “müzisizmin” herşeyin yerine geçtiği ve Türkçe bulunan bir ka­fiyenin bir zafer vâdedildiği devirlerde yazıl­mış şeyler.. şimdi şiirden sadece musikîyi iste­miyorum, ne de derunî ve şahsi herhangi bir hâdiseyi karşılamış olmasını; daha ötede bir­takım şeyler istiyorum. Bir ömrün bir bütün olması imkânı yok. Onu isimsiz, resmî terce-meyi-haller, dostlarda kalan ve yaşıyan hayal­lerimiz bütün yapar. Hakikatte insan ömrü parça parça, sanatta bu şahsiyet bütününü, öbürlerini unutturan eserler yapıyor. Meğer ki insan Baudelaire veya Valéry olsun. Yani hem kendilerini bir lâhzada bulmuş olsunlar, bir lâhza bir devirde, erken yaşta, hem de bunu devam ettirebilsin. Verlaine bile bütün değil. Halbuki çok büyük şair.

Binaenaleyh, müthiş bir yıkılış içindeyim. Kendi harabemde oturuyorum. Bu, çalışmıyo­rum demek değildir. Ah, bu hürriyet senesi on sene evvel olmalıydı ve on sene evvel ben bir­kaç sene dersten, zil sesinden uzak kalmalıy­dım. Belki birşeyler yaptım, fakat tam istedi­ğimi değil. Benim istediğim, insanın ötesiydi, yoksa satıhtan ve toplama empresyonlar, şark sanatının tek hususiyeti, her türlü acemiliği mazur gösteren ve hattâ tatlı kılan bir ekspres­yonizm, değildi. Musikî bu derinliği mükem­melleştirmek, ona şekil vermek için lâzımdı. Şiirin ne olduğunu biliyorum ve yapamadım. Dostlar halk şiirini, Karacaoğlan’ı filân seviyorlar; bana bunlar çocuk ağzıyla konuşan Nasreddin Hoca, bâkire oldukları için kendile­rini genç ve taze zanneden ihtiyar kızlar gibi geliyorlar. Satıhtan toplanmış, herkesin malı şeyler... Ufak onarmalar, gözsüzmeler. Kedi yavrusu da yapar onu. San’at ayrı birşey. Hele şiir büsbütün ayrı. Şiir, dili piyano filân gibi, şahsî bir âlet haline getirmek sanatıdır. Mese­lâ Beethoven’de olduğu gibi. Sonat, yahut ku­artet, solo, tekbaşına ve bütün etrafını bera­berce yaratarak! Ve seni bütün korkularınla, rüyalarınla vererek., ve tavla zarı gibi her mümkün hâdisenin tesadüfünü ortadan kaldıra­cak bir şekli ile kendisini vermek. Bütün me­sele vizyon denen şeyde: Ve ona verilen şekil­de. Çünkü güzel mısra kâfi değil., insan hergün birkaç tane güzel mısra yapabilir. Fakat böylesi otuz güzel mısradan birşeyler yapamaz. Güzel mısra, inci avcılığı gibi birşeydir. Şiir, inci avcılığı ve eskilerin dediği gibi mücev­her hokkası, değildir. Bir taazzuvdur. Biz hep dilde kaldık, dilde oynadık. Bütün dikkatimi­zi dile verdik. Beğenmedik, süsledik, attık, de­ğiştirdik ve şimdi arzumuz yerine geldi! Dil­siz kaldık. Mektepte öğretilen bir dilsiz, yani! Sentetik millet buna derler işte. Bak, nerden başladım, nereye geldim? Türkiye'de cemiyeti ittiham etmeden konuşmak kabil değil. Bu sa­dece cemiyetin kabahati olmasa gerek. Hepi­miz nefsimize karşı müdafaa halinde yaşıyoruz ve hepimiz bizden üstün bir mücrim arıyoruz.

Kitap hikâyesi işte bu, fakat sanat ve şiir garip şeyler. İnsan tesadüfle de kalabilir. Üç-beş manzumenin tesadüfü, gizli bir zenbereğin oynaması, seni, iç hayatının öyle bir yerine ge­tirir ki, eser çıkar. Onun için çalışmaktan hiç vazgeçmedim ve çalışıyorum da. Şimdi itiraf edeyim: Günde hiç olmazsa iki saat bitmemiş mısraları mı kopye ederim, nasıl bitireceğimi düşünürüm ve ararım. Bavul dolusu böyle müs­vedde vardır evimde. Burada da böyle, ölmediğime göre daha ümit var demektir.

Oradaki hayatımız hakikaten güzel. Hani bir Fransız kadını gelmişti de şaşırmıştı. Pa­ris’te böyle eğlenmenin ihtimali yok, demişti. Şimdi anlıyorum bunu.. nerde Avrupa’da böyle bir âlem? Romantikler zamanında biraz var­mış. Biz altmışında devam ettiriyoruz bu işi. Tabiî şahsımdan bahsediyorum, iştirak edebil­diğim nisbette.

Hakikaten Osmanlı devam ediyor. Mektu­bunu okurken; Vâsıf divanını okuyorum, yahut Şânizade’den bir tercemei hâl zannettim. O kadar eski İstanbul, o kadar bizden. Ah, içi­mizde hakikî roman dehâsiyle doğmuş biri çık­sa da bunları yazsa. Türkiye’nin romanı bu işte. Hiç k^mse yaşına ve talibine razı olmu­yor. Her yerde olabilir, diyeceksin, olabilir, ama arkasından biri çıkar, cemiyete, hayata, büyük realitelere bağlar.

Aparey’imin sesinde bir acayiplik var, bir türlü düzeltemedim. Cırtlak çıkıyor. Disklere gelince, ucuz et almaya kalktım galiba. Ra­hat dinliyemedim, bazısını da dinlemeden aldım. Çoğu kötü çıktı. Galiba Paris’te bir kötü diskler piyasası ve ben içine düştüm. Bazılarını başında makine almıyor, bazılarında da müthiş gürültü, yahut cızırtı oluyor. Yavaş yavaş bir iki senede olacak şeyi iki ayda yapmanın neticesi. Mesalâ, Beethoven kuartetlerim çok kötü. Halbuki, son dördünü çok severim. Onbin frank yandı. Böylece de Debussylerimden birin de kazaya uğradı. (Stero plâklar iyi çekilmiyor. Pek azı iyi. İki üç Mozart’tan Beethoven’in –bilhassa Beethoven’i ve Debussy’i seviyorum, bazılarını). Olmazsa apareyi değiştireceğim. Diskleri de yeniden alacağım. Valery’nin bir mısraında “Daima yeniden başlamak..” vardır. Şiirde güzel şey. Tam yerinde çünkü deniz için söyler, fakat hayatta bütün kötü talih ancak bütün felâketlerde olur. Hacet yok, Camus’nün Sisif hikâyesi işte. Ben hep yeniden başlamaya mecburum. Ben ki, dikkati ilâhlaştırmışımdır, herşeyi ondan beklerim, dikkatsizim ve çabuk yoruluyorum. Gençliğimi bilmesem, ihtiyarladım, derdim. Fakat o da var; yok değil. Görüyorsun Paris baharı ile başladım, ihtiyarlıkta bitti. Hiçbir şeyden memnun değilim, hiçbir şeyimi beğenmiyorum.

Mektup beklerim, tekrar sevgiler aziz . . . . . .

                                                            

                                                                                                                                            Paris, 20.3.1960