T.C. KÜLTÜR VE TURİZM BAKANLIĞI Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Müze Kütüphanesi

Varlık Dergisi Sayı 615 - Yıl 615 Ölümünün İkinci Yıldönümü Dolayısıyla

AHMET HAMDİ TANPINAR                   

ÖLÜMÜNÜN  İKİNCİ YIL DÖNÜMÜ DOLAYISİYLE        

                                                                  Ahmet Kutsi Tecer

Bugün Varlık okuyucularına sunduğum bu dört mektup (1), aziz Tanpınar'ın eski bir arkadaşına yazılmış mektuplandır. Üçü Paris'­ten, biri Aix-en-Provence‘tan gönderilmiş olan bu mektuplarda bütün mizaciyle, dostluktaki vefası, geniş tecessüsü, şakası, ciddiyeti, İs­tanbul hasreti, fakat her şeyden önce yalnız sanata, şiire açık bulundurduğu iç dünyasiyle Tanpınar vardır. Bu mektupların biraz melan­kolik olan havası, son yıllarında onu -onu ve bizleri - endişeye düşüren ve sağlığını ilgilendi­ren tedirginliklerin sonucudur. Onun içindir ki bu dört mektubu okuyucuya sunmadan önce nasıl, hangi şartlar içinde yazılmış olduklarını kısaca belirtmeyi faydalı buluyorum.

1959 yılında Tanpınar, ikinci defa ola­rak, bir yıl için Paris’e gitti. Paris’e, diyorum, çünkü aslında bu, bir geniş se­yahat programıydı ve bu programda İngiltere, İspanya, Portekiz, İtalya, Güney Fransa, İs­viçre, ne bileyim, daha birçok yer vardı. Ni­tekim bunlardan bir kısmını da gerçekleştirdi. Buna rağmen Paris, bütün seyahatlerinin dönüş zevkini tattığı çıkış noktası idi. Paris’i çok sever, kendini orada kendi ikliminde bulurdu. 1952 de Paris'i ilk ziyaretinden önce de bu şehri bütün sanat ve edebiyat anılariyle örülmüş bir aşina diyar olarak tanırdı. İstanbul'da geçen hayatının yerli dokusu içinde bile biraz Paris vardı. Böyle olduğu halde o, 26 Haziran 1959 da başlayan bu son seyahatini tamamlamadan 2. Mayıs’tan on gün sonra İstanbul’a döndü. Okunacak mektupların havasında bunun asıl nedenleri seziliyor.

Tanpınar bu seyahati Ford vakfının ona ayırdığı bir inceleme fonu ile yapmıştı. Seya­hati boyunca da durmadan müzeleri, kitaplık­ları, arşivleri gezmiş, elyazmalarını incelemiş, koleksiyonları karıştırmış, kısaca çalışmaktan geri kalmamıştı. Bu seyahatin pek yüklü olan devşirilerini ağır ağır yazı olarak, kitap olarak değerlendirebilecekti; olmadı. Hattâ seyahâtine, daha doğrusu Paris ’e alt bile henüz birkaç yazı yayımlamıştı. Bunları tamamlamak, ayrı­ca bir İspanya, özellikle bir Madrid, bir Prado müzesi yazmak istiyordu. Halbuki o daha se­yahate çıkmadan önce mızmız bir rahatsızlık yüzünden epeyce üzülmüş, örselenmişti. Dinlen­mesi, kendini tedavi ettirmesi lâzımdı. Gerçi seyahat onu az çok iyileştirdi, açtı. Dönüşte ki­lo bile almıştı. Orada da doktorlar ciddî bir şey bulmamışlardı. Bununla beraber seyahate çık­madan önce bir hayli zayıfladığı, daha fenası, iyice yorgun düştüğü de bir [1]gerçektir. " XX nci Asır Türk Edebiyatı Tarihi" adlı büyük eseri­nin ikinci baskısı için iki yıldan fazla durma­dan çalışmış, kitabı âdeta yeniden yaz­mıştı. Hemen arkasından da kitabın ikinci cildi için hazırlıklara koyulmuştu. Yine bu sıralarda, milletlerarası bir kurul tara­fından hazırlanmakta olan bir kitabın , (Fun­damenta) nın Türk Edebiyatına ayrılan ikinci cildinin sorumluluğu da onun üzerindeydi. Ni­tekim sonradan bu işten sıyrılması onun için bir ferahlık olmuştur. Zaman zaman kötüm­serliğe kapıldığı bile oluyor, bir yandan tamamiyle serbest olmayı, hiç bir yük altına girme­den kendini sadece şiire vermeyi istiyor, bir yandan ilgilerinin hiç birinden sıyrılamıyordu. Bütün ömrünce daima cömertçe kendini şiire vermiş olan bu sanat havarisi için şiirle uğraşmak bile bir çeşit boyunduruk olmuştu, çünkü daha İstanbul’dan ayrılmadan önce şiirlerini bastırmaya razı olmuş, kitapçısı ile de anlaş­mışlardı. Hattâ, Tanpınar Paris ’te iken, edi­törünün hemen baskıya başlıyacağını duyması ile birden telâşa kapılmıştı. Çünkü o daha şiir­lerini birer birer elden geçirecek, eksik bul­duklarını tamamlayacak, bazı yeni şeyler ka­tacak, kısaca, kendine sanat ideali edindiği mü­kemmelliğe erişecekti. Bunun için zaman lâzım­dı. Nitekim seyahate çakmadan önce başladığı bu çalışmaları Paris’te de devam ettirmiş, döndükten sonra da aylarca bu işin üzerine ka­panmıştı. Gene de isteğini tam olarak gerçekleştiremedi. Kitapta yer almasını düşündüğü bir çok parçaları işleyemedi, çıkardı; geriye kalanları ayrı bir kitapta toplamaya karar verdi.

İşte Tanpınar’ın Paris yolculuğu bu şartlar altında geçmiştir. Bu mektuplarda bütün o şart­ların yarattığı bir ruh hali ve onlarla ilgili dav­ranışlar görülür. Mektuplar büyük şairi bütün yönleriyle veren, onu tanımak isteyenler için vazgeçilemez birer belgedir.

Bu mektuplar bir dosta yazılmış, yayımla­nması şöyle dursun, başkalarının okuyacağı bi­le hatırdan geçmemiş sayfalardır. Daha doğ­rusu bunlar kaleme alınmış bile sayılmaz, çün­kü tek taraflı görünmelerine rağmen bu mek­tuplar birer diyalogdur, dostunu kendisine “muhatap” olarak alsa bile şairin kendi ken­disiyle konuşmasıdır. Acaba bunları yayımlamakla bir saygısızlık mı etmiş oluyorum? Bu­nu çok düşündüm ve karar verdim ki onun kişiliğini aydınlatan bu mektuplar artık bana a it değildir, bütün Tanpınar’ı sevenlerindir. Bu mektuplar onun eserinin bir parçası, mane­vî varlığının bize kalan mirasıdır. Tanpınar’ı bir bütün olarak yaşatmak için ondan kalan her satırı hattâ her hâtırayı bir araya getir­mek lâzımdır. Ben de öyle yaptım.

Mektupları olduğu gibi veriyorum, hiç bir şe­yi değiştirmeden. Pırlanta bir üslûp içinde, unutkanlıkla yahut aceleyle, hattâ ikinci mek­tubunda olduğu gibi çakırkeyifle yapılmış bazı küçük aksaklıklar bile öylece bırakılmıştır. Yal­nız mektuplarda okuyucuyu ilgilendirmeyen bazı şahsî meselelere ait kısımları çıkardım, yerlerini noktalarla belirttim.

Bu mektupların, yalnız Tanpınar’ın kişiliği bakımından değil, edebiyatımızın fakir olan mektup türü bakımından da büyük değeri ol­duğuna inanıyorum.

  1. K.  TECER


I

(Mektubun üzerinde tarih yok, fakat zarfın üzerindeki posta damgasının tarihi: 27.VII.1959, Paris). 

Kutsiciğim,

Kaç defa başladım, bir türlü olmadı, aramıza muhakkak birisi girdi. Seni çektiğim kösede tutam adım. Bugün İstanbul'dan çıkışınım tam ayı. Böyle onbir tane daha bitti mi, elvedâ hür­riyete, elveda Paris’e... Bana bu bir aydır ne yaptın diye sorma. Sadece Paris’teydim. Ara­ sıra gittim geldim, okudum, yazı yazmaya ça­lıştım... Ama asıl yaptığım şey sadece Paris'te olmaktı. Ve şimdi ki saat tam dört buçuktur, yani uçağın hareketine yarım saat vardır, bu bir ayda yalnız Paris'teydim demekten başka cevap veremem. Memnun oldum mu? Pek söyleye­mem. Bazan yalnızlık çok ağır basıyor, bir evi olmamanın acayipliği insana çeşit çeşit sa­bırsızlıklar veriyor. Muhayyile, başından red­dettiğimiz bir takım şeylerin etrafında dönüyor. Bütün mesele şu ki sıcaklar ve otel oda­mın kötülüğü çalışmama, istediğim gibi çalış­mama imkân vermediler. Ve insan çalışama­yınca da her şeyi kaybediyor. Kaç defa "Bu Paris bitti, yenisini getirin!” diyeceğim geldi. Halbuki ne görmesini o kadar düşündüğüm şeyleri görebilmiş, ne bildiğim ve seveceğimi sandığım şeyleri tanımıştım.

Bununla beraber epeyce yer gezdim ve epey­ce filim ve tiyatro gördüm. Tiyatrolar fazla de­ğildi. Fakat senin de hoşlanacağın şeylerdi, yani "routine ” in dışına çıkmış şeyler. Strindberg ’in "Alacaklılar” ı ile Ionesco'nun “La Cantatrice Chauve” u ve "Riyaziye Dersi”. Bit­tabi oyun ikisinde de güzeldi. Strindberg sah­nede iyi oynanırsa değişiyor. Muazzam bir şey çıkabilir bu piyesten. Çünkü daha çok iyi oy­nanması da kabildir. Ionesco daha başka türlü. Tiyatro muharriri değil. Tradisyonun dışın da kendisine bir iklim aramış ve sembolik diye­ceğim komiği bulmuş. Konuşuruz daha. Hiç bir zaman kendisini kabul ettiremiyecek, hiç bir zamanda tam unutulmayacak. “Limbes ” lerde, tam seklini bulmamış şeylerin arasında do­laşacak. Asıl şayanı dikkat olan tarafı, bu za­lim olmaya çalışan gülüşün arkasında - yahut önünde - hiç bir şey bulunmaması. Niye gü­lüyor? Niçin gülüyor? Neyi teşhire diyor? Her an ciddi bir takım şeyleri kasdettiğini zannediyorsunuz, sonra böyle bir şeyin mevcut olma­dığını anlıyorsunuz. Ionesco, boş basamaklarla inilen ve çıkılan bir merdivene benzer. Tabiî insan ve cemiyet düşmanı. Ionesco ’dan başka kimseyi sevmiyor, beğenmiyor. Hiç bir koz kendisi için değildir. Köksüz ve topraksız, hat­tâ gölgesiz... Tabiî Aristo’dan çıkılınca böyle oluyor. Semboller tek başlarına kalıyorlar. Müşebbeh, müşebbehün-bih ve vechişebeh mese­lesi.

Sinemada daha güzel şeyler gördüm. Meselâ dün Courteline’in "Şu Memurlar”ını. Hârika bir maskaralık. Onun yanı başında Dostoyevski’nin Ruslar tarafından yapılan, “İdiot ”su. Bi­lir misin ki bu filim günlerce beni meşgul et­ti. Çünkü müthiş bir tezadı var. Bir taraftan yalnız Ruslar tarafından ve Rusya’da çevrile­bilirdi: Peyzaj, atmosfer, musiki, müthiş ma­hallî sahneler ki insanı hakikaten şaşırtıyorlar. Hakikaten mes’udum seyrederken, demek isti­yorum. Diğer taraftan kitabın yalnız birinci kısmı ile iktifa edilmiş. Diğer üç kısım atılmış. Dostoyevski bu bakımdan biraz da dışarda kal­mış. Fakat, garip şey ama, muvaffakta olmuş. Çünkü Dostoyvski’deki azabı, düşünceyi eşyaya, çehrelere, musikiye falan geçmiş. Roman olarak, yahut hikâye olarak da elimizde pekâlâ "Mösyö’’ Bourget’nin, yahut Alexandre Dumas fils’in iktifa edebileceği bir senaryo kalıyor. Ve insan bu filmi görünce - doğrusunu istersen, Ruslardan ziyade Fransızların elinden çıkması icabeden bu filmi görünce demem lâzım, çünkü ortaya atılan mesele Bourget tarafdarlariyle Rus romanı tarafdarlarının arasında o kadar münakaşaya sebeb olan meseledir; bu münaka­şaların büyük bir kısmı bizim gençliğimizde geçti - hem Dostoyevski’nin hareket noktalarını, hem de (biraz da yokluğiyle) birazda ken­di dehasını görüyor. Bittabi Ruslar işi büsbü­tün para meselelerine, burjuva ve aristokrat ahlâkına dökmüşler. Yalnız bir yerde asla sa­dıklar: yani " İdiot”, İsa’ya, generalin kâtibi şeytana benziyor. Fakat Rogojin’le prenses arasındaki o korkunç sahne, Holben tablosu arasındaki konuşma, onlar kaybolmuş. Hulâsa kompozisyon meselesini büsbütün başka plâna nakleden acayip bir eser ki insan namütenahi üzerinde konuşabilir.

Yarın Allah kısmet ederse Londra’ya geçeceğim. Sen ne haldesin?  Meliha Hanım, çocuklar nasıl? Fakülteye gidiyor musun? Kızın tezi na­sıl oldu? Ben daha Fakülteden doğru dürüst bir havadis mektubu alamadım.

Aziz Kutsiciğim, yapacak bir yığın iş var, (Var mı acaba? ) onun için mektubu burada kesiyorum. Gözlerinden, hepinizin gözleriniz­den öperim, aziz kardeşim.

                                                                                                                                                     A. H. TANPINAR

 

II

                                                                                                                        Air-en-Provance 1 Teş. (Ekim) 1959

        Kutsiciğim,

 Hâlâ seninle oturup başbaşa konuşacağız. Ne yaparsın? Yaş, Nuh’un güvercini olacak yaş değil. Hastalık yüzünden İstanbul’dan darmadağın çıktım. Nihayet, yolculuğun tabiî dağınık­lığa ve aç gözlülüğü, yerini yadırgaması var. Seyyah her yerde olabileceği için hiç bir yer­de değil. O zaman da ayak üstü selâmlar kalı­yor. Üç aydır etrafla münasebetim bundan ibaret.

Yirmi gündür cenuptayım. Antibes, Cannes, sonra Sête ve şimdi Aix’de. Valery’den sonra Cezanne, yahut Puget, yahut Ondördüncü Louis...

Acayip bir su otelindeyim. Düştük, diyelim. Yemek salonu ihtiyar, kendi kendisiyle konu­şan kadınlarla dolu. Tıpkı Anadolu kulübünün lokantası gibi: Pepsinim nerde? İlâcımı getir­memişim...

Kendi içime bir türlü inemediğim için dış âlem de dolaşıyorum. Dün Aix müzesine gittim, (Ressam Gravet Müzesi) güzel, ama çok güzel primitifler gördüm. Bir kaç Bizans üslûbu kü­çük tablo. El kadar bir doğum tablosu (lâcivert ve yaldızlı yatak bir kayığa benziyordu ) güzel bir Filipo gibi. Daha yakınlardan Fontainbleou mektebinin bir Parnas sahnesi. Haddizatinde mühim bir şey değil ama, dans eden müzün çeh­resi fevkalâde idi. Yapılan işin dikkati, bu dik­katle yüzün içeriye çekilişi ve maddesinin sır­rını yoklamış tekrar görünmesi, hülâsa anla­tamayacağım bir yığın birbirine bağlı hususilik, l’Âme et la Danse... Yazık ki ne onun, ne de Gericault’nun Oryantalinin fotoğrafları var. Gericault’nun son resmi imiş. Fakat merak edişimin asıl sebebi modelin kendisi. Ressamın cenaze merasiminde bir Türk, şark kıyafetiy­le tabiî, belki de bir Rum falan, çünkü 1824 de Yunan ihtilâlinin arifesin de, Avrupa’da epeyce Rum vardı, çepkeninin yenindeki külü başına serperek cenazenin arkasından yürüyormuş. Kim olduğunu kimse bilmiyor, yahut kimsede görmedim. Halbuki burada mavi sırmalı çep­keniyle, beyaz şalvariyle, siyah sakaliyle iyice görünüyor. Müzenin asıl güzel harika eserle­rinden biride Mazzola’nın Sainte Anne, Çocuk ve Meryem’i. Harikulâde bir el senfonisi var. Fakat asıl mühimmi, ressam Sainte Anne ye­rine kendi resmini yapmış. Belli ki çocuğu, ka­rısı ve kendisi. Hattâ Sainte Anne’ın başında bir çeşit kasket var. Kadın çocuğiyle ve aile saadetiyle o kadar dolu ki. Rönesansın öbür yüzünü bu kadar iyi gösteren eser görmedim diye bilirim. Katedral, puget’ler ve çeşmeler... Yosunlu bir kayadan yapılmış bir çeşmeye ba­yıldım. Bundan iyi bir nehir veya su tanrısı olamaz. Belki de öyledir. Çünkü buluş kendi­liğinden olacak şey değil. Arkasında beheme­hal bir masal lâzım.

Dün sabah Cezanne’ın atelyesine çıktım. Çok sert bir peyzajda —Marsilya civarında raslanan cinsten ve bir boğazın kenarın da güzel - ‘bir bahçe içinde. Fakat modern binalar peyzaya mu­sallat olmaya başlamış. Cezanne’ın gizli hen­desesinden, bir kaç sene sonra, hiç bir şey kal­maz, sanırım. Fakat ilerileri var... Burada her taraf Cezanne.

Görüyorsun, nelerle meşgulüm. Dedim ya, içime inemiyorum. İçim memnu ’ mıntıka oldu. Bunu Sête’de daha iyi hissettim. Vatêry’nin mezarına giden yolda. Akdeniz güneşin de birdenbire kendimde herşeyi yapmacık buldum. Niçin buradayım? Halbuki yol boyunca bir mek­tepli kadar heyecanlı idim. Belki de yokuş ikinci bir iş olarak beni âdeta uyandırmıştı. Şu­rası var ki ben her zaman biraz böyleydim. Ça­lıştıkça kendini bulanlardan. Bu seyahatte ise yalnızlığın, muvakkat yaşam anın getirdiği ruh halile büsbütün arttı. Bakalım Paris ’te n ’olacak? Belki orada değişir. Çalışmaya başlayın­ca, demek istiyorum. (Bütün mesele şarabın, rakının yerini tutmamasında ve balıkların ıskara yapılmamasında).

Sen ne haldesin? İnşallah benim gibi böyle her rüzgârda bir parçan dağılmış değilsin. Ha­kikaten bu çok güç şey. Şüphesiz bir çok şey­leri depoya atıyorum. Fakat neler? Bunu bil­miyorum. Bir şeye yarayacaklar mı? O da meçhûl.

Günler geçtikçe İstanbul’a, dostlara, oradaki benliğime hasretim artıyor. Dokuz ay daha var. Fakat bu dokuz ayda bitecek bir yığın şey de var. Ah, hepsinden kurtulup, hür adam ola­rak İstanbul’a dönsem ve yeniden işe başla­sam. (Rakı en iyi içkidir.)

Antibes'de ve Sête ’de denize çok yakındım. Hele Antibes’de okşamasını ve ayaklarınızın al­tına yatmasını da bilen bir yırtıcı ile dost ve komşu yatıyordum sanki. (Her akşam değilse bile haftada iki defa içmeli). Sesi otelin pen­ceresine asılıyordu. Deniz güzel şey. Güzel ve bıktırıcı. Bir deniz şiirine başladım, fakat bi­tiremedim.

        .   .   .   .   .   .   .   .   .   .

Ben ayın dördünde falan veya beşinde Paristeyim. Bir kaç gün  için eski otele ineceğim: Hôtel de Versailles, 60 Bd Montparnasse, bili­yorsun. Mektubunu, ailece sıhhat haberlerini orada bekliyorum.       

İnsanın olabileceği şeyi seçip ona çalışması ne iyi şey, ne mazhariyet... Yine kendimden şi­kâyet etmeye başlayacağım. Gözlerinden öpe­rim aziz Kutsiciğim. Karını, çocuklarını, Leylâcığını iki defa benim tarafımdan öp. Leylâ, is­tediği bir şey varsa bana yazsın . Sen de yaz.

Fakültedekilere, bilhassa Mazhar’a, Taki Be­ye ve Türkolojidekilere selâm (Domates sala­tası, balık, kavun, beyaz peynir... biraz çiroz. Daha fazla meze zarardır.)

  1. H. TANPINAR

        Lunic II ye ne buyurulur? Ayın haberi bile yok?

        Sabahaddin filimlerle Antibes’e geldi. Orada gördüm. Çok beğenildi. Bilhassa Surname hâ­rika idi. Hoşça kal.

        Üçünde, dördünde mektubunu bekliyorum.

        Burada barbunyalar çok tatsız. Bol bol bar­bunya ye ve rakı iç. Mazhar’la yahut Bedriyle... Mazhar’la iyi içilir, biraz resmî ama, iyidir.

                                                                                                           A. H.  

Bedri’ye birkaç kart ve bir Sête şehri mü­zesi kataloğu postaya atıyorum. Hiç yazmadım. Aramızdaki protokole pek aykırı değil ama, nolsa bana kızmıştır, diye korkuyorum. Halbuki hep düşünüyorum. Sen beni affettir, olmaz mı? Ben hikâyenin gelini gibiyim biraz ağlaya ağ­laya olsa da seyahatten mes’udum. Yalnız ak­şamları aranıza dönsem iyi olacak.

                                                                                                                                                                           A. H.


[1]Mektupların ikisini bu sayımızda, ikisini de gelecek sayımızda bulacaksınız.