T.C. KÜLTÜR VE TURİZM BAKANLIĞI Ahmet Hamdi Tanpınar Edebiyat Müze Kütüphanesi

Varlık Dergisi Sayı 616 - Yıl 1964 Tanpınar’ın Mektupları

TANPINARIN MEKTUPLARI

   (Mektubun üzerinde tarih yok. Zarfın üzerindeki posta damgasının tarihi: 15.11.1959, Paris.)

        Aziz Kutsiciğim,

Meğer beni bir sevine delisi etmek niyetinde imişsin. Çok teşekkür ederim. Mektubunu ve sultani hediyelerini aldım. Sıhhatini meraka başlamıştım. Vâkıa tasavvurla icra arasına fasıla koymak hususundaki müşterek tarafımızı çok iyi bilmekle beraber, Introspection en iyi bilgi metodudur- yine bu işte bir şeyler var, diyordum. Bereket versin, bir uygunsuzluktan ileri gitmemiş. Kendine iyi bak. Ağaç, bittabi, beni çok sevindirdi. Leylâ'nın, Leylâ'mın demem lâzımdı, bu güzel kardeşini niye bu kadar beklettin diye sana bir daha kızdım. Bu kadar güzel, payidar hediye pek az almıştım. Zamana karşı beni sigortaladın gibi bir şey. Asıl sevindiğim taraf; bu kadar kendin olan bir şeyi, kendin ve hepimiz, toprağımız, talihimiz, bana hediye etmeye razı olman. Ağaç güzel, geniş ve berrak bir şiir. Seni bütün niyetlerinle ve cömertliğinle veriyor. Onun aynasında seni daha iyi gördüm diyebilirim. Bizim neslin en güzel şiiri. Seni tanımasaydım ve en özlü parçam yahut bütünüm diye kabul etmeseydim bile, bu asır başında Türkiye’mizde doğmak cesaretini irtikâp edenlerden biri olman sıfatiyle bu diyalogla öğünürdüm. Şimdi bu son gelenle Köroğlu’nu, Şiirleri, Köşebaşı’nı birleştiriyorum. Muazzam bir şey oluyor. Fakat gerisi lâzım.. Madem ki, kendi içimizde bu kozmik seyahate başladın, onu tamamlamalısın. Bu kadar yumuşak dille yapılabilecek şeyleri düşünüyorum da sana kızıyorum. Bu şiirin muhtevasından bütünümüze gidebilirsin.

Bittabi bazı“ objection” larım yok değil. Daha kesif olabilirdi. Fakat artık iki türlü şiirin olduğunu kabul etmek lâzım, diye de düşünüyorum ve bende birçok şeylerle karşı karşıya gelmesine rağmen, Ağaç’ı tercih ediyorum. Şimdi bir Dede Korkud piyesi, Saatçı Ahmed Efendi’nin (Muvakkit Ahmet Efendi, olacak) tamamlanması, ve manevi haritamızı yapacak beş-on manzumenin yazılması lâzım. [1]Hattâ bir Yunus... Niçin senin adına bu "engagement" lara giriyorum? diyeceksin. Benim ne günahım var, şiirin bunları kendiliğinden istiyor. Bizi böyle bir yolun başına getirdikten sonra bırakamazsın.

        .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .

Fakülteden hemen hemen ayrılmış gibi olmana üzüldüm Halk şiirsiz bir Edebiyat Fakültesi, hem de zamanımızda, nasıl tasavvur edilebilir, tahmin edemiyorum. Fakat bugünkü vaziyetimde hiç bir şeye karışacak gibi değilim. Kimsenin de bana bir şey sorduğu, yahut haber verdiği yok. Geldiğim zaman Taki’ye ve Mazhar’a birer mektup yazdım, cevap alamadım. Hakları da var. Bütün Fakülte sırtlarında. Ben ise kendimi bir ordu kaçağı gibi görüyorum; bazen de varlığımı şu yıl bitene kadar unutsunlar, istiyorum. Bu senenin hürriyeti bana o kadar lâzım ki... Müsveddeler içinde boğuluyorum, hiç bir iş yapamaz olmuştum. Binaenaleyh, onlara hiç bir şeyde ısrar edemiyorum.

        .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  . 

Görüyorsun ya, buradan bile şaire iş çıkarmaya çalışıyorum; halbuki senin geniş zamanın olmasını ne kadar isterim. Bu bizim talihimiz.

Birim talihimiz bu. Evvelâ maişet kaygısiyle bir iş. Sonra geçim ihtiyariyle bu işin artması, çoğalması. Nihayet kendi tecessüslerimiz, yapmak arzumuzla şiirden gayrisine kendimizi vermek. Kaç kişiyim ben? Bazen bütün şahsiyetlerimi yanyana gözönüne getiriyorum, kalabalıkta kendim kayboluyorum. Hülâsa, bölünmek, dağılmak, öyle bir haldeyim ki, birisi gelip te canlı mahlûkların en mükemmeli kabuklu hayvandır, dese inanacağım. Mukavemetsizliğinin yıktığı adamım.

Bazen bütün müsveddelerimi yakıp rahat etmek istiyorum. Sonra diyorum ki, hele bir bekle, "çıkmaz aylar çıksın"! Ah Kutsiciğim, ah... Burada epeyce şeyler görüyorum, hattâ öğreniyorum da. Fakat asıl mühimi kendi kendimi yeni bir düzene koymak. İşte bunu yapamıyorum. Yeniye teslim olamıyorum. Şiirin aleyhinde şiir, resmi inkâr eden resim, heykeli boşamış heykel, hikâyeden uzak roman... beceremiyorum bu işi. Benim kendime göre bir modernim vardı, Almanlarınkinden olduğu kadar Sürrealistlerden de uzak bir fantastik ve hafif bir ahenksizlikle ahenk fikrini bizde uyandıracak, hattâ yeni baştan kuracak bazı şekil hürriyetleri, gözün ve kulağın “ rêsidu”leriyle besli bir dil, falan. Burada yeni, parazit nebatlar gibi büyüyor. Dün akşamki, eskinin eskisi oluyor. Bunu aklım almıyor. Racine’e karşı çok terbiyeli bir hürmetsizlikten ilerisini kabul edemiyorum. Hülâsa, burada her şeye kızan bir tiryaki oldum. Son Avrupalılardan biri. Üç hafta evvel birkaç Fransız dostuma Racine namına bir meydan muharebesi bile verdim. Gel de bu ihtiyar Osmanlının garbi ılığına şaşma! Garbın müdafaası hakikaten bize kaldı, var kıyas eyle. İşin paradoksal tarafı, bu psikolojiye rağmen, modern değil, fakat hemen hemen şekilsiz şiirler yazmam. Kimbilir belki tembellikten, belki ihtiyarlık veya iç mekanizmanın bazı impressionları yakalamaktan ileriye gidememesinden, yahut hepsinden birden... Bu sahifelerin birinin arkasında bu şiirleri bulacaksın. Bir nokta çok mühim: İki şeyi yapamıyorum, ne bir hayalin etrafında çoğalabiliyorum, ne de istediğim gibi görüneni elde edebiliyorum. Bir çeşit kuru “ impressionnisme" de kalıyorum.

Bu gidişle giderse, bir boya takımı alıp resme başlıyacağım. Bunların, yeni çalışmalarımın dışında Paris hârika. Bazen zihnin o küşayiş anlarında, etrafıma bir bakıyorum ve burada olmaktan, bu ânı yaşamaktan âdeta sarhoş oluyorum. Bunlar kendimle rahat konuşabildiğim, hafızama ve hâtıralarıma, bizde benliği yapan o bilmediğimiz şeye sahip olduğum anlardır. Bazen de her şey kapanıyor, her şey bittiği yerde kalıyor. Geçen akşam, gittiğim Beethoven konseri böyle oldu. Musikiyi beğendim, sazları saydım, hangi sesin hangi taraftan geldiğine dikkat ettim ve sonra orkestra notaları kapatınca, ben de içimde ışıklan söndürdüm. Terbiyeli terbiyeli evime döndüm. Verdiğim 2500 franga bile acımadım.

        .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .

(Güzel -istediğim gibi- fakat, sıhhatime pek gelmiyen bir teşrin sabahı var. Otelin penceresine asılmış küçük bahçede sisler arasında sarmaşıklar, kestaneler sonbahar şenliği yapıyorlar.) İki gün evvel De Gaulle meşhur nutkunu verdi. Elbette okumuşsundur. Acayip adam. Haşin olmaktan korkmuyor. Hattâ hoşlanıyor. Sonra garip bir üslûbu var. Adeta hükümdar gibi konuşuyor. Nutkun aksülamelini çok merak ediyor. Bu nutukla Fransa hemen hemen bütün dostlarına meydan okudu gibi bir şey. Bakalım n’olacak? Selâhiyetlerine fazla güveniyor.

Birkaç gündür Şükûfe Nihal hanımın oğlu Necdet burada. Tatlı ve kayıtsız, malî felâketlerine gülümsiyerek (mütemadiyen İflâs eder) ve her an yeni izdivaç projeleri yaparak işlerini tanzime çalışıyor. Pek sevimli bir acılığıvar. Saint-Germain’de oturup ahbaplık ediyoruz. Ben Bibliotheque Nationale’deki Türk manüskrilerinin içindeyim. Fakat ne yalan söyliyeyim, beş-on güzel mısraın ve birkaç nesir edasının dışında eskiyi sevmiyorum. O beş-on mısra' tabiî hârika. Meselâ demin sade başlangıcını yazdığım mısra’:

        Var kıyas et vüs’at-i derya-yi rahmet nîdüğün

Kimin olduğumu bilmiyorum, fakat bundan daha güzel Şark fatalizmine, ümidine isyan, yahut onu red görmedim. Sonra ne mısra’. Nasıl genişliyor ve sonra kendi üstüne kapanıyor? Nasıl aktüel? “Fundamente” yı, sadece sersemlikten değil, bu hürriyetlere haklarını vermek için kabul ettim. Böyle mısra'lar yapınca matbaaya ne lüzum var? Füzesi kendi işinde. Asırları dolaşır gider. Eskiyi tarif lâzım. Bence klâsik bu adamlar. Hakikaten bizim klâsiğimiz bunlar. Ama dil şöyle imiş, böyle imiş, bana ne? “ Esprit” klâsik olduktan sonra... Bilmem makaleye koyabilecek miyim? Eski Şiire Göre Bir Türk Ruhu Nedir? parçası yazdım.

        Artık burada keseyim. Leylâ kusura bakmasın, ona ayrıca bir kart yazarım, sevdiği Paris’inden, bir köşecikten konuşurum. Emirleri tabiî başım üstüne. Onunkileri ve seninkileri yarın, öbürgün postaya veririm, yahut Necdet'le gönderirim. Meliha Hanıma çok çok hürmetler... Senin de gözlerinden öperim aziz Kutsiciğim. Bedri hâlâ gelmedi. Mektubu beyaza çekmiyorum, uzar.

                                                                                                                                                                  A. Hamdi

I

Koyu şimşirler, taflanlar arasında,

Solmak üzre bu sardunya

Birden nasıl sardı muhayyelemi

Nasıl alıp götürdü beni İstanbul’a...

Bir lâhzada geçiyor buldum kendimi

Güz yapraklarının uçuştuğu bir yolda,

Çok eski, ahşap bir evin önünden,

Sırtımda kırbacı lodos sağnaklarının Kulağım martı çığlıklarında...

2

Bir kadın doğdu bir lâhzada

Büyük bir masal kızıkabaran bir dalgadan

Simsiyah, ışıklı ve köpükten saçlariyle

Kimbilir hangi yıldızın kardeşi,

Yaşadı, sevdi, öldü bir lâhzada

Çığlıklar atarak yaşamanın ötesinde

Acıdan ve hazdan...

Biraz ötede yeniden doğmak ve ölmek için.

İşte şiirler bu cinsten? Kendi Gelenler, diyelim bunlara! Tehlikesi fabrikasyona çok müsait olmaları. (Kimseye gösterme). Bu şiirlerin bir huyu da, formunu hiç bir zaman tam almamaları...

        Mazhar’a, Zühtü’ye, Sabahattin'e çok çok selâm. Hepsinin hasretle gözlerinden öperim.

        Talebe için yaptığına teşekkürler ederim...

        Şimdi bir mektup aldım. Suud’un kongresinin pulu hiç te fena değil.

                                                                                                                                               A. H.

                                                                                                                                                                

                                                                                                                                                                 20.1.1960

        Kutsiciğim,

Güzel ve acımsı mektubuna hâlâ cevap veremedim. Halbuki gelmesi için ne kadar sabırsızlanmıştım. Behemahal sesini duymak istiyordum. Gecikmenin sebebi malûm: Rahat konuşmak ihtiyacı veya arzusu. Birkaç defa sizin kapıya kadar gelmişken zili çalmadan dönmüş gibi farzet; yarın, yahut öbür gün uğrarım, daha iyi konuşuruz... Üzüntülerini anlıyorum. Fakat seni biraz fazla telâşlı buldum. Ağacın dalı yerinde Kutsiciğim ve çiçek açıyor. Bir torunun oluyor. Bir çocuğun gelişi daima mes'ut bir hâdisedir..... Kendini üzme. Yaşımız sükûnet isteyen bir yaş. Ah şu kıymetlerine sahip devirlerin insanını nasıl özlüyorum? “ Humaine” in dahi bir riyaziyesi, bir mi’yarı olduğu zamanlar... İnsanlık onlarla en güzel ve tabiî zırhlarını terketti.

Fakülte hakkında hemen hemen hiç bir malûmatım yok.

        .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .

Yazdıkça bulduğumuz muhakkak. Kuzum Kutsi, şu “ Oyun Kitabı” nı bitir.... Fakat yazacağın tek satır, tek sahife kalır....... Ders, devam meselesi değildir, söylenecek şeydir ve onu işitecek kulak imkânlarını o yola dökecek insan meselesidir. Muhatap! Onun için fazla aldırma. Cevad’ın hikâyesini hatırlarsın!“ Beyler, demiş, ister Buhara’ya, ister Semerkand’a gidin, ama unutmayın ki, topçu kumandanınız Dursun Çavuş’tur.” .......... Hülâsa piyes, roman, şiirler... Kaç yılımız kaldı şurada? Dağıtma kendini! Ben yaptıklarımdan çok peşimanım. O kadar dağıldım ki, artık toparlanamıyorum.  Her başvurduğum çare aleyhime dönüyor ve ben durmadan yapacağım işten kaçıyorum. Acaba yaşımın gereğinden fazla mı ihtiyarladım? Yahya Kemal, küçük endişeler bizi mahvediyor, derdi. Vâkıa biraz da öyle!

Dün Adalet Hanım’dan mektup aldım. Hüsam bizim kitabı çıkarmaya kalkmış. Halbuki ben sonbahara kadar bekletirim ümidinde idim. Doğrusunu istersen burada sadece şiirlerle meşgulüm. Bir kısmını, bilhassa Eşik’i hale yola sokmakla ve bazı yenileri bitirmekle. Eşik’i hiç beğenmiyorum, iddialarını seviyordum, fakat sadece “gibi” siz yazmakla şiir olmuyor. Şiirin kendi kumaşı, muvazenesi, trajedisi de lâzım. Bakalım şimdi tezgâhta. Yeni beş manzume var. Tam yeni değil, fakat başlanmış ve bitmemiş şeyler. Yavaş yavaş havalarına girdim. Bittabi kısırlık eski kısırlık (Karpuz kabuğundan nal olur mu ya?) Kafiyelerde takılıyorum. Biterlerse ne iyi. O zaman beş tane İstanbul şiirim olacak.      

Kitabı üç kısım olarak görüyorum, fakat kısım başlıkları koyacak değilim: Ne içindeyim Zamanın, 2) Karışan Saatler içinde, 3) Eşik kısmı. Bu kısımda sonbahar şiirleri bulunacak ve Deniz, Musikî ve Raks bulunacak.

Prozodi babında birçok düşüncelerim ve ıstıraplarım var. Hecenin taktii beni sıkıyor; yedi yedide olsun, altı beşte olsun. Bazı mısra’lar için birtakım hürriyetler kabul etmek istiyorum: Meselâ 6 +5 li bir manzumede de 4+4+3 yahut 5+6 yahut 4+7 veya 4+3+4. Yedi yedi için de böyle. Şimdilik elimde iki yedi yedili, 3 altı beşli manzume var. Fakat bütün bu hürriyetlerin bittabî manzumeyi sahifeye çivilememesi şartiyle. Çünkü şimdiye kadar kendime hürriyet verdiğim her şeyde kaybettim. Bitirmeye çalıştığım manzumeleri de sana yazayım:

                                          

                                             Eşik

                                             Rakıs

                                             .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  .

                                             Çağır Gelsin!

                                             Deniz

                                             Bırak Aydınlığa Kendini

                                             Gün Ne Güzel Bitti Bu Açıkta

                                             Ağaç

                                             .  .  .  .  .  .  .  .  .  .  . 

                                            

        Bunlardan başka (Musikî) ve (Ayna), Sabah şiirlerinin de elden geçmesi lâzım.

        İşte böyle Kutsi. Yumurta kapıda, dâhi olmaya karar verdim. Hem de altmışında.

        Eğer bitiremezsem yalnız 29 şiir çıkacak.

Söylemeye hacet var mı, bütün bunlar hep hülya. Hangi mısraı elime alsam bir duvarın karşısındayım. Zihnî hayatım o kadar gözüme nakledilmiş ki, her manzumede ne bulunacaksa âdeta yerli yerinde görüyorum. Fakat manzumeyi bir türlü bitiremiyorum. Hiç bu kadar acemi olmadım Hepsi birden kesiliveriyor. Acayip şey. Sıhhatim iyi. Yalnız bundan memnunum.

Ben daima kendimi kâfi derecede çalışmamakla itham ettim. Şimdi haksız olmadığımı yeni baştan ve daha iyi şekilde görüyorum. Meselâ, bir Fikret’le, bir Cenab’la Hamid’e, Yahya Kemal’e çıkmıyorum- kendimi ölçüyorum, ne kadar hazin. Onların yaptıkları şey, o bolluk, cömertlik... Nihayet bu manzumeler bitmiş olsa dahi muhteva denilen şey, onun aydınlatacağı benlik kalıyor. Estetikler yapıldığı zaman çok güzel. Nefse itimad veriyor. Velevki bir başkasından güvenç te alınsa, bu belkemiği sayesinde etrafına insan meydan okuyabiliyor. Fakat eserle karşılaşınca, insan kendi kendisine kendi eserinde -haydi modern olalım ve frenkçesini kullanalım- raslayınca iş değişiyor. O zaman “ Peki... sonra?” diyor. Ve diyalog, ya burada kesiliyor, yahut da senin aleyhine devam ediyor. “ Mallarmê mi? O büsbütün başka şey... Valêry mi? iyi ama o filozof ve şair... hem de öylesi ki, bütün ömrünce şairi boğmaya çalışmış, yine öldürememiş. Sen, sen ne buldun?” Bütün mesele burada. Kitabı boş ve sadece oyun görüyorum.

Bununla beraber yine son bir gayret ediyorum ve çalışıyorum. Bakalım n’olacak? (Selim’le Mübin geldiler, yemeğe götürüyorlar. Selim bir tablo satmış, ikram edecek. Burada kesiyorum)

Hasretle gözlerinden öperim Meliha Hanıma çok hürmetler. Leylâ, kitaplardaki yanlışı affetsin. Kolaylıkla kabil-i tashihtir. Kitabçıma ilk inişte olur. Emirlerini, mektubunu beklerim.

                                                                                                                                                       A. H. Tanpınar



[1]  (*)    Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Ahmet Kutsi Tecer’e yazdığı 4 mektubunun ikisini geçen sayımızda yayımlamıştık. İkisini de şimdi sunuyoruz.